28 Şubat 2011 Pazartesi

Manchester'dan Aris geçti


Biliyorum maç biteli bir kaç gün oldu ama nedense bugün yazasım geldi. Aris tribünlerini ilk maçta pek fazla beğenmemiştim, ama deplasmanda şov yapmış adamlar. Resimlere ve videolara bakılırsa 7000-8000 kişi var Aris tribününde. Kaçı Yunanistan'dan geldi, kaçı İngiltere'de yaşıyor bilmiyorum. Videodaki görüntülerden sonra çok da fark etmez açıkçası. Adamlar gitmiş beyler.



Yalnız oldukça garibime giden bir şey var, bu maça giden tayfanın onda biri kadar adam Selanik'te bağırsa o staddan Barcelona bile çıkamaz. Çözemedim Aris tribünlerini gerçekten. Yok yok bu böyle olmayacak, yine gitmek lazım.

Nueve Reinas

Arjantin ihracatı bir "Organize İşler" için Nueve Reinas'a buyrun. 2000 yapımı film için, daha önce benzer dolandırıcılık filmlerinde kullanılan ve gördüğümüz çok sayıda klişeye rağmen nefis bir yapım olmuş diyebilirim. Oyunculuklar şahane, hikayenin işlenişi hatasız, müzikler ve mekanlar çok güzel, hatun ablamız acayip, e daha ne olsun. İzlediğim ilk Arjantin yapımı film oldu; futboluna, şehirlerine ve tabi ki kızlarına uzaktan uzaktan hayranlık beslediğimiz ülkenin sinemasını da yakından takibe alıyoruz. İlk etapta El Aura, El Secreto de Sus Ojos, El Hijo de la Novia vb filmlere göz diktik, haydi hayırlısı.


Filmin tek falsosu "Arjantin" filmi olup içinde futbolun yer almaması olabilir. Ne bileyim en azından bir sahneyi La Bombonera'nın orada falan çeker insan değil mi? Dışardan bile görsek, sarı-lacivert bile olsa razıyız. İnşallah diğer filmlerde ucundan da olsa top, konfeti, meşale falan bir şeyler görürüz.

27 Şubat 2011 Pazar

Yüzyılın enayisi seçiliyor

Resmi sitemizden alıntı

Gaziantepspor karşılaşması bilet fiyatları...

TRİBÜN BİLETİX GİŞE MAÇ GÜNÜ ASY


Kategori 1 600 TL 587 TL
Kategori 2 500 TL 487 TL
Kategori 3 350 TL 337 TL
Kategori 4 250 TL 237 TL
Kategori 5 150 TL 137 TL
Kategori 6 80 TL 71 TL
Kategori 7 45 TL 40 TL
Kategori 8 - Rakip Takım 45 TL 40 TL


Şu maça 600 lira verip gelmeyi düşünen varsa beynini en yakın tıp fakültesine bağışlamsını rica ediyorum, çok ciddi araştırmalara ön ayak olabilir kendisi. Tabi bu arada stadını geçen hafta dolduramadıktan sonra üstüne bir mağlubiyet daha alan takımın sezonun muhtemelen en önemli maçına, en ucuz bileti 45 lira yapan yönetimi de tebrik etmek lazım bir kez daha. Yoksa amacınız "aman bileteri pahalı yapalım da kimse gelmesin, olası bir yenilgide yönetim istifa sesleri çıkmasın" mı? Yok canım, yapar mısınız siz öyle şey.

25 Şubat 2011 Cuma

Scum

İngiliz yönetmen Alan Clarke'ın The Firm filminden daha önce bahsetmiştim. Hatta aynı yazıda, yönetmenin Made in Britain ve Scum filmlerini de duyduğumu ve en kısa zamanda izlemek gerektiğini yazmışım.

Made in Britain için Tim Roth'un ilk filmi olduğunu, ve ne muazzam bir oyuncu olacağının sinyallerini vermekten öte, alenen izleyenin gözüne soktuğunu söyleyebilirim. 16 yaşındaki Neo Nazi bir gencin her türlü otoriteyi reddedişi ve sıradışı yaşamı anlatılıyor filmde. İzlenir, ama Scum gibi unutulmaz bir film değil bence.

Scum ise çok daha gerçekçi ve güçlü bir film. Film, İngiltere'de 1980'li yıllara kadar kullanılan "borstal" ismi verilen ıslah evlerindeki yaşamı anlatıyor. Alan Clarke'ın 1977 yılında çektiği aynı isimli film yasaklanmış, yönetmen de bundan iki sene sonra biraz daha yumuşak versiyonunu çekmiş. Ben bu ikinci versiyonu izledim, zira ilkini bulmak epey zor, bulursam onu da izleyeceğim. Kendi içinde "yumuşak versiyon" olmasına rağmen hayatımda izlediğim en sağlam ıslahevi/hapishane filmlerinden biri olduğunu belirteyim. Benim gibi cezaevi, ıslah evi, sorunlu gençlik vs toplum konulu ve izledikten sonra uzun bir zaman insanın huzurunu kaçıran filmleri sevenler kesinlikle kaçırmasınlar derim. Görsel olarak izleyiciyi baya zorlayan sahneler var, bunu da söylemekte fayda var.


Filmde özellikle Archer karakterine dikkat derim. İngiliz aksanı harbiden yakışmış abimize.

"I mean, my experience of borstal convinces me that more criminal acts are imposed on prisoners than by criminals on society. Convinces you, eh?"

23 Şubat 2011 Çarşamba

Yunanistan notları #2 Paok

Ve gelelim asıl meselemize: Paok. Aris tribünleri benim için hayal kırıklığı oldu evet, ama neyse ki Paok beklentilerimi karşıladı diyebilirim. Paok'u yanlış hatırlamıyorsam 2004 (2005 de olabilir) yılında ilk olarak Beşiktaş'la kardeş klüp muhabbetlerinin çıktığı zamanlardan beri takipteydim, fakat uzaktan uzaktan takip etmenin somut bir şekilde ilgi duymaya dönüşmesi bu sezon başındaki Fenerbahçe eşleşmesiyle oldu. Bizim tribünden 3 arkadaş olarak "Paok'lular 50 otobüs gelecekmiş bakalım ortam nasıl olacak" düşüncesiyle İstanbul'daki maça bilet almış ve staddan adeta büyülenmiş olarak çıkmıştık. Stad dışında ne oldu ne bitti bilemiyorum, gözümle görmedim fakat tribünde adamlar hepimizin ortak kararıyla hayatımızda gördüğümüz en sağlam deplasman tribünlerinden birine (belki de en sağlamına) imza attılar. Doğal olarak o günden beri aklımda gidip adamları stadında görme fikri vardı, nihayet geçen hafta gerçek oldu.

Öncelikle şunu söylemek lazım ki Selanik şehrinde Paok, Aris'e göre çok daha hakim ve güçlü gözüküyor. Duvarlarda 10 Paok yazısı varsa 3-4 tane Aris yazısı var (bu da Yunanistan'la ilgili enteresan bir şey; otoyoldaki her üst geçit, her tünel, şehirlerdeki bütün arasokaklar sprey yazılarla dolu. Kimi Paok yazmış, kimi onun üstünü çizmiş Super 3 yazmış, kimi hepsini çizmiş Gate 13 yazmış falan filan), şehirde Aris atkılı bir Allah'ın kulunu göremedim ama yaşlısıyla genciyle kızıyla erkeğiyle Paok ürünlü çok sayıda insan dolaşıyor. Bu durum takımların da başarı grafikleri düşündüğü zaman (Paok ikili eşleşmelerde, ligdeki genel performansda, Avrupa'da başarıda Aris'in açık ara önünde) belki çok şaşılacak bir durum değil ama bu kadarını da beklemiyordum açıkçası. 3 gün boyunca koskoca şehirde (maça giderken hariç) bir tane Aris atkılı insan görülmez mi? Neyse biz konumuz olan Paok'a geri dönelim.

Maçın heyecanı bir gün önceden "gidip bir stadın oraya bakayım ne var ne yok" düşüncesinin içimi kemirmesiyle başladı. Toumba stadı Aris'inkine göre daha merkezi, yine şehir merkezinden yürüyerek yaklaşık 25-30 dakikada ulaşılabilecek mesafede. Stada vardığımda Cska Moskova antreman için stada geliyordu, bunun dışında pek bir hareket yoktu.


Stadın etrafı aynen Aris'inki gibi birbirinden güzel grafiti süslemelerle doluydu. Klübün renkleri doğası "rengarenk" diyemeyeceğim tabi ki ama özellikle Gate 4 (Paok'un tribün grubu, ismini girdiği kapıdan alıyor aynen Aris'inki gibi) civarı gerçekten görsel şölen gibiydi.


Paok'un store'u Aris'inkine göre çok daha geniş bir yelpazede ve güzel ürünlere sahip, ama yine de t-shirt, sweatshirt gibi günlük kullanım ürünlerinde beklentime göre zayıf kaldı. Satıcıyla muhabbete girdikten sonra "Gate 4" ürünlerini nereden bulabileceğimi, maç günü tezgahlarda satılıp satılmadığını veya Aris'in Super 3'ü gibi bir dükkanı olup olmadığını sordum; bana şehir merkezinde bir dükkanları olduğunu, hepsi çalışan insanlar olduğu için saat 7 gibi dükkanı açtıklarını söyleyip haritada dükkanın yerini işaretledi. Ben de kafamda Super 3'ünkü gibi, kapısında tabelası, önünde vitrini olan bir dükkan hayaliyle store'dan çıkıp dolaşmaya devam ettim.

Akşam saatlerine doğru haritada işaretli yere geldim, sokağı baştan aşağı dolaştım fakat duvarlardaki rutin Paok, Gate 4, 1926 yazılarından başka civarda olduğu bana söylenen Gate 4 dükkanıyla ilgili en ufak bir ibare göremedim. En sonunda dayanamayarak bir dükkana girdim ve durumumu izah ettim (Yunanistan'da istisnasız herkes İngilizce konuşuyor), dükkandaki amca beni dışardan bakıldığı zaman gayet şık ve sıradan gözüken bir apartmana yönlendirdi. Kırmızı kapılı, içerisi hafif aydınlık bildiğimiz apartman! Zillere bakarken 2 numaralı zilin yanında G4 yazısını görünce artık olsa olsa burasıdır diyerek zile bastım ve kapı açıldıktan sonra "lan burası pek de dükkana benzemiyor" düşünceleri içinde merdivenleri çıkmaya başladım. İçeriden gürültüler gelen kapıyı açmam ve meraklı bakışların bana dönmesiyle store'daki elemanın beni "dükkan" diye yönlendirdiği yerin Gate 4 derneğini olduğunu anlamam bir oldu. Beni girişte karşılayan elemanlarla kısa süreli sohbet sonunda kendilerine Galatasaray'lı olduğumu (Beşiktaş'lı olmadığımı öğrenince biraz bozuldular), İstanbul'dan maça geldiğimi, store'daki elemanın beni buraya yönlendirdiğini anlatmamla baştaki gergin ortamı yumuşatmayı başardım. Derdimin eğer varsa Gate 4 ürünlerini görmek olduğunu anlayan eleman bana içerden sweatshirt örnekleri getirirken derneğin resimlerini çekme iznini bile kopardım.


Tabiki es kaza kadrajın içinde yer alan herkes objektife sırtını döndü. Derneğin etrafı atkılar, bayraklar, eski resimlerle doluydu. İçeride bar gibi bir bölme (sırtı dönük elemanın baktığı taraf, insanlar orada toplandığı için resmini çekemedim) ve içeriğini göremediğim ama görmek için de şansımı fazla zorlamadığım bir oda bulunuyordu, küçük ama her tribün grubunun hayalindeki gayet kullanışlı ve eğlenceli bir mekana benziyordu.


Neyse bu esnada bizim eleman içeriden 3-4 tane sweatshirt ve t-shirtle geldi, içlerinden bir tanesini gözüm kesti ve aldım. Malesef hiç atkıları kalmamış, yenisini yaptıracağız zaten falan dedi. Yunanca atkı ne demek tahmin edin bu arada? Kaşkol! Biraz daha İstanbul ve Beşiktaş muhabbeti yaptıktan sonra "fazla rahatsızlık vermeyelim" diyerek mekandan çıktım.

Maç günü ise maçtan yaklaşık 2-3 saat evvel stadın yolunu tuttum. Daha stada yaklaşırken bile sağlı sollu gruplar yol kenarlarında bira, şarap-bira karışımı değişik bir Yunan içkisi olan Retsina ve tabi ki esrardan bol miktarda tüketiyorlardı. Stadın orası aynen Aris'inki gibi Türkiye'den farksızdı. Köfteci dumanı, bira şişeleri, korsan ürünler, sağa sola torpil atanlar derken hiç yabancılık çekmedim gerçekten.



Aris'ten farklı olarak ise korsan ürünler bazında en azından atkılarda gayet başarılı bir çeşitlilik vardı. T-shirt ve formaların kalitesi yine yerlerde sürünüyordu tabi ki ama orijinal store atkılarından Gate4 atkısına kadar aradığım ne varsa buldum korsan ürün tezgahında.


Milletin yavaş yavaş içeri girmeye başladığını gördükten sonra ben de biletimin ait olduğu Gate 5'e doğru yöneldim. Toumba stadı için de şöyle bir açıklama yardımcı olabilir, Ali Sami Yen'e göre düşünürsek Gate 4 yani tayfanın olduğu tribün yeni açığa tekabül ediyor. Gate 1, 2 ve 3 numaralı; 5 ve 6 maraton, geri kalanlar ise eski açık. Gate 5 ise maraton'un yeni açık tarafında kalıyor, yani yine maraton tribünün tayfaya yakın taraftaydım.

Aris maçına girerken kuyruk diye bir şey yoktu fakat burada bütün tribünlerin girişinde ciddi bir kalabalık ve sıkışıklık vardı, bunun sebebi ise Aris'in aksine burada girişte turnikeler ve arama olmasıydı. Arama yine yalandandı (polisler değil, Uefa görevlileri yapıyor) ama en azından turnike koymuşlar. Tabi Gate 4 için bileti olmayanlar bana Olimpiyat nostaljisi yaşatırcasına yukarı çekilmeye çalışılıyordu.


Paok maçının bileti için de enteresan bir not düşeyim, bileti Paok'un resmi sitesinden aldım ve mailime pdf dosyası olarak geldi. Kırtasiyeye gittim, bastırdım ve onunla girdim. Buraya kadar her şey normal fakat bu bilet sistemiyle karaborsanın kralının dönmesi gerekiyor, çünkü gayet normal gözüken birbirinin aynı yüzlerce bilet basılabilir. Hatta ben ilk bastıklarımı kaybettiğim için gitmeden bir gün evvel ikinciyi bastım. Muhtemelen stada girişte sorun olur çünkü ilk okuduktan sonra aynı barkodlu bileti turnikeler okumaz ama karaborsacıların çok rahat köşe olması gerekir yine de, sonuçta satarken belli değil okunup okunmadığı, bastır bastır sat. Kendine böyle bir kariyer planı çizenler için bu tüyoyu vermiş olalım, Yunanistan'da bu işin önü açık! Turnikeden geçene kadar ciddi ciddi endişem vardı hatta, "yahu bu biletle mi giricez şimdi maça" diye, ama neyse ki bir sıkıntı olmadı.


İtiş kakış faslının sonunda stada girmeyi başardım, bu sefer biletlerde numara var ama kime sorduysam herkes kafana göre oturabilirsin dedi, ben de sağ tarafa doğru (Gate 4'e doğru) biraz ilerleyip tribünü gözlemleye başladım.

Öncelikle görsel olarak biraz Aris'in gerisinde Paok tribünü. Belki siyah-beyaz'ın doğası gereği tribünü renksiz gösterdiği için öyle geldi bilmiyorum ama Aris'teki gibi bir "dolu dolu" görüntü yoktu tribünün önünde, sağında solunda. Tek tük sopalı bayraklar, çeşitli boyutlarda pankartlar yerindeydi yine de. Fakat Aris'in aksine maçtan önce takımların sahaya çıkışı esnasında az da olsa meşale yanmasıyla gönülleri fethetti Gate 4. Özlemişiz meşale görüntüsünü gerçekten. Maç başlarken Gate 4'te dev bayrak açıldı, fakat resmini çekeyim derken bizim de tepemizden aşağı bayrak indi ve resim çekmeyi başaramadım.


Ve gelelim tezahürat olayına. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki tezahürat konusunda dünyada ilk 10'a rahatlıkla girebilecek durumdalar. Maçtan bir saat kadar evvel karşılıklı başlayan tezahüratlar, maça doğru yine "alkış şovu" ve maçın başlamasıyla beraber Aris'e göre çok daha yüksek katılımlı ve hareketli bestelerle takımlarına destek verdiler. Yedikleri gole kadar üst düzey bir perfomans göstermelerine rağmen golden sonra (29. dakikada gol yediler) tempo biraz düştü. Cska'nın sahada sazı eline alması ve Paok'un sahada hiç bir varlık gösterememesiyle ilk yarım saatteki görüntülerinden biraz uzaklaşsalar da, ikinci yarıyla beraber tekrar toparladılar ve boşuna gelmediğimi bana hissettirdiler. Maçın ortalamasında 1500-2000'lik (yani Aris'in en az 6-7 katı) sayıyla bağıran bir tayfası vardı Paok'un. Ataklarda, kornerlerde, vs gaz anlarda bizi de içine alarak sayı stadın üçte birine veya yarısına kadar çıktı. Youtube'da sıkça rastladığımız "ooo paokara", "irthame skaski", vb bestelerinin yanında daha evvel hiç duymadığım tezahüratlar vardı, hepsini bol bol videoya çektim. Skor durumu tersine gelişmiş olsa durum nasıl olurdu gerçekten çok merak ediyorum. 150-200 kadar Cska'lı pek fazla seslerini duyuramadan destek vermeye çalıştılar takımlarına bu arada.


Paok tribünleriyle ilgili gözüme çarpan ilginç bir detay da yaş ortalamasının sürekli 25-30 yaş civarında olmasıydı. Bizdeki gibi 17-18 yaşında bir "çoluk çocuk" tayfasına rastlayamadım, ki zaten bu güzel bir olay. İstanbul deplasmanına gelen tayfa da uzaktan görebildiğimiz kadarıyla aynen bu yaş ortalamasındaydı, ama kemik tayfası bir kenara stadın genelinde de çok fazla genç göremedim. Aris maçında bunun aksine daha genç bir tribün profili vardı.

Maç bittikten sonra (Paok 0-1 kaybetti) skorun umutsuzluğuna rağmen tribünler takımı bağırına bastı (takımı bağrına basma besteleri var). Bu arada rövanş maçı dün oynandı, Paok 1-0 öne geçmesine ve sayısız fırsat kaçırmasına rağmen 80. dakikada yediği golle 1-1 berabere kaldı ve kupadan elendi. İlk maçta sahada Paok diye bir takım yok gibiydi resmen ama özetinden izlediğim kadarıyla deplasmanda tam tersi gerçeklemiş, fakat tur için nefesleri yetmemiş tabiri caizse.

Uzun lafın kısası, Paok tribünlerini beğendim. Hem şehre çok daha hakimler, hem kökenlerinin dayandığı yer olması sebebiyle İstanbul'a ve bizlere gerçekten çok daha sıcak bakıyorlar, hem de gerçekten keyifli ve sağlam bir tribünleri var. Aris'e göre bir değil, iki üç adım öndeler. Üstelik dediğim gibi, sahada neredeyse varlığı yokluğu belli olmayan bir Paok vardı. Keşke skor durumu tersine gelişmiş olsaydı, kısmet değilmiş.

Bu arada son bir not daha, belki Aris nefreti kadar sağlam değildir ama azımsanmayacak boyutta bir Olympiakos düşmanlığı var Paok tribünlerinde. Bestelerin çoğunda "Athina, Pirea" isimleri geçiyor tabi yanında küfürlerin eksik olmadığını tahmin etmek güç değil. Selanik derbisi Paok-Aris maçı kadar Paok-Olympiakos maçının da ilginç olacağını düşünerek, 13 Mart tarihine bir "acaba?" notumuzu düşelim.

22 Şubat 2011 Salı

Sevgili kızlar #3

Eveeet sevgili kızlar, tekrar karşınızdayım. Aslına bakarsanız bu yazıyı 14 Şubat günü yazacaktım fakat Aris yazısında da görmüş olduğunuz üzere o gün ufak bir rahatsızlık geçirdim, ayrıca yolculuk telaşı derken yazamadık, gitti.

Sevgili kızlar bugünkü konumuz "ama aşkitom bana hiç 'seni seviyorum' demiyosuuun" cümlesi. Şimdi öncelikle yiğidi öldürüyoruz ama hakkını veriyoruz, her kız (hatta her insan, kız erkek fark etmez) bu cümleyi (seni seviyorum) duymayı beklemekte haklıdır. Sevdiğin insandan bunu duymanın verdiği mutluluk ve bunu duyamamanın verdiği sıkıntı gayet doğal hadiseler buna tabi ki bir lafım yok. Fakat buradaki mesele, bu cümlenin eksikliğinden doğan sıkıntıyı karşı tarafa somut bir şekilde dile getirmek. Bu sıkıntı bir kere bile olsa dile getirildikten sonra hiç bir şeyin aynı olması mümkün değil malesef.

Niye mi? Çünkü artık işler doğal rutininden çıkıyor. Bir kere sevgilinize "ama aşkitomm bana hiç "seni seviyorum" demiyosssuunn" diyip suratınızı turşu yemiş gibi ekşittikten sonra, size günde 5 rekat "seni seviyorum" dese bile samimiyetine inanacak kadar saf mısınız gerçekten? Dediğim gibi her insan bu cümleyi duymayı istemekte haklıdır fakat bunu dile getirmek gerçekten büyük saçmalık.

Hepsi bir yana, size tam da duymayı beklediğiniz kadar (fazla söyleyince de anlamı kaçıyormuş çünkü) seni seviyorum diyen bir insan belki içkinize ilaç katıp sizle yeni bir "liseli" furyası çekmek için, veya laf olsun torba dolsun diye öyle söylüyor nereden bileceksiniz? Bunun yerine karşınızdaki insanın halinden tavrından sizi sevip sevmediğini anlamaya çalışmak bana çok daha mantıklı geliyor, zira insan ağzıyla çok kolay yalan söyleyebilir ama davranışlarıyla yalan söylemek çok daha büyük başarı ve yetenek ister. Size hiç "seni seviyorum" demiyor, ama haliyle tavrıyla bunu fazlasıyla hissettiriyorsa boşversin gitsin yahu, onu öyle kabullenin daha fazla zorlamayın işte. Ha yok onu da yapmıyorsa e ne işiniz var ki zaten, kuvvetle muhtemel hakikaten sevmiyordur sizi.

Özetle lütfen sevdiğiniz insana "bana niye hiç beni sevdiğini söylemiyorsun" demeyin sevgili kızlar. Size her "seni seviyorum" diyene de kanacak kadar saftirik olmayın bir zahmet.

Yazıyı aslen yazmayı düşündüğüm tarih olan 14 Şubat için şöyle bir de bitiriş düşünmüştüm, bugün yazınca pek manası kalmıyor ama yine de yazayım seneye 14 Şubat'a Allah kerim:

'Günün üstün başarı ödülü ise, sevgililer gününde erkek arkadaşına "Sevgilim, bence de sevgililer günü çok saçma bir şey hediye falan almayalım birbirimize ne gerek var" dedikten sonra bir hediye göremeyince "ama bir çiçek alabilirdin sanki" diyip surat asan sevgili kızlar üyesine geliyor. Evet onlar aramızda dolaşıyorlar, dikkatli olun beyler.'

21 Şubat 2011 Pazartesi

Dünyanın çizmesi en güç logosuna sahip takımı: Galatasaray

Başlığa gülüp geçmeyin, gerçekten öyle. Yani hayatımda Fenerbahçe logosunu, veya Beşiktaş logosunu falan yanlış çizeni görmedim ama ne hikmetse bizim logomuzu doğru dürüst çizmeyi becerebilenler azınlıkta. Aslantepe'ye asılacak yanlış logo olayı buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söyleyeyim baştan, yani tek bir olayla bu başlığı atacak değilim. Benim gözümde o bile yeter de artar, orası ayrı mesele.


Resmi ve olayı 17 Mayıs blogunda gören bir arkadaşım söyledi. Bu olayın komedisiyle ilgili söylenecek pek fazla bir şey yok zaten. Bu logo basım şirketinin hatası falan değil, adamlar kafasına göreye oraya logo koyamaz. Bu logoyu Galatasaray spor klübünden birinin oraya yollamış olması lazım. Yok bunun tersi oldu ve "Galatasaray logosunu koyun işte" dendiyse o da ayrı komedi. Olay her iki şekilde de neresinden tutarsan tut elinde kalıyor. Gönderim işleminden basımına, stada getirilmesine, resminin çekilmesine ve üstüne üstlük resmi siteye konmasına kadar 1 (yazıyla bir) Allah'ın kulunun olayı fark edememesi çok büyük komedi. Fakat dediğim gibi, bu ilk değil.

Bundan 2 sene önce Metin Oktay'ın ölüm yıldönümünde mezar ziyaretinden sonra Galatasaray store'a uğradım ne var ne yok diye bakmak için, Metin Oktay'ın anısına hazırlanan uzun kollu güzel bir ürün dikkatimi çekti. Medium mu alsam yoksa large mı diye bakarken sağ kol kenarına gelen kesimde küçük bir halde yer alan logonun aynen yukarıdaki resimde gibi yapıldığını görmemle haliyle nevrim döndü. Çalışanlardan bana oradaki en yetkili insanı bulmalarını istedim, şimdi ismini hatırlayamadığım bir arkadaş gelip derdimin ne olduğunu sordu. Konuyla ilgili şikayetimi dile getirdiğimde aldığım cevap kelimesi kelimesine aynen şöyleydi "beyefendi herhalde konuya yeterince hakim değilsiniz, Metin Oktay oynadığı zaman Galatasaray'ın logosu böyleydi." Kendinden o kadar emin bir şekilde bunu söyledi ki, kendimden utandım böyle bir gerçeği bilmediğim için. Özür dileyerek çıktım ve "lan ben bunu nasıl olur da bilmem" şaşkınlığıyla eve gelip ilk iş olarak bu logo olayının gerçeğini araştırmaya koyuldum. Hepimizin bildiği klüp ilk kurulduğu zamanlarda kullanılan bir Gayın-Sin ve günümüzde kullanılan logodan başka ne kadar çabalasam da kullanılmış bir logo bulamadım (ara ara kullanılan arka planı farklı logoları, ve Galatasaray eğitim kurumlarında kullanılan daha kalın harfli ve kutuplardan basık ekvatordan şişkin logoyu kast etmiyorum tabi ki).

Haliyle telefona sarılıp GS Store'u aradım ve bana ukalalık yapan çalışanı istedim. Telefon konuşmasında benim söylediklerim faslını geçeyim, bana 2 saat evvel ukalalık taslayan eleman görüşmenin sonlarına doğru "bize de öyle söylemişler beyefendi çok özür dileriz, ürünler en kısa zamanda toplatılacak" şeklinde başarılı bir şekilde vitesi geriye aldı. Ürünler ne mi oldu? Satışları takır takır devam etti. Komedinin son perdesi olarak bu ürünlerden son bir tanesi geçtiğimiz hafta itibariyle Mecidiyeköy GS Store'un outlet kısmında yer alıyordu. Hatayı fark ettikten sonra doğru logoluyu da basmışlar, doğru logoludan epey var hatta fakat içlerinden bir tanesinde logo hala yanlış. Gri arka planlı bir sweat-shirt, gidip görebilirsiniz hala, satıldığını zannetmiyorum.

Aynı hatayı geçen seçimden önce Adnan Öztürk de yapmıştı. Eve gelen seçim dvd'sini elime aldığımda gülme krizine girdim, çünkü hem ön kapağında, hem arka kapağında hem de dvd'nin üstünde tam üç kez logo yanlış çizilmişti. Eve geleni çöpe attım tabi ki ama neyse ki bir resmini bulmayı başarabildim.


Bu hatayı yıllardır Digitürk ve çeşitli gazeteler de yapıyor. Benim anlamadığım şey ise, bu logoyu çizmek bu kadar mı zor? Veyahutta diyelim bir ürün basılacak, bir Galatasaray logosu bulmanız lazım. Elinizde hazırı yok, ne yaparsınız, Google'a girip "Galatasaray Logosu" yazarsınız değil mi? Aratınca bir tane bile yanlış logo çıkmıyor. Yani benim merak ettiğim, bu logoyu insanlar yanlış bir halde nasıl yapıyorlar? Paint'e girip "dur bi sarı S yapayım üstüne de kırmızı G'yi çakayım" şeklinde mi? Biri bana bunu açıklayıversin bir zahmet.

Dün akşam evde tamamen tesadüf eseri 1989 senesinde yani yaklaşık 3-3.5 yaşındayken anneme ve babama yuvada çizdiğim bir resmi buldum. Anlaşılmaz figürler ve çözülmesi güç bir yazının altında yamuk-yumuk, ama en azından geçişleri doğru bir Galatasaray logosu yer alıyor. 3 yaşındaki çocuğun yapabildiği şeyi yapmak ne kadar zor olabilir gerçekten?

Çok mu önemli? Evet.

Yunanistan notları #1 Aris

Gittik, gördük ve geldik. Beraber gitmediği düşündüğüm arkadaşın son dakikada su koyması, yerine başkasını bulamamam, Yunanistan'a bütün tren seferlerinin gitmeyi düşündüğüm günden bir gün önce iptal olması ve son olarak gitmeden bir gün önce zehirlenip hastaneye gitmek durumunda kalmama rağmen gitmeyi kafaya koymuştum bir kere ve gittim, çok da güzel oldu. Resimleri biraz geç de olsa yazıya ilave ettim.

Aris maçından başlayalım, öncelikle kafadan söyleyeyim Aris tribünü benim için çok büyük hayalkırıklığı oldu. Maç sabahı Selanik'e varıp kalacağım hostele yerleştim, orada da bizden manyak olmasın bu maç için Avustralya'dan (Avusturya değil) gelen bir Manchester City'li elemanla tanışıp sokakları beraber dolaşma kararı aldık. Eleman atkı forma tam bir İngiliz taraftar modunda, ben "ne olur ne olmaz sen yine de atkıyı formayı gizle istersen" dedim, "dün bütün gün dolaştık bu şekilde bir sıkıntı yok" cevabı alınca üstelemedim haliylen. Sokakta dolaşırken devamlı Paok'lu taraftarlar (aralarında atkılı forma olanları da olmak üzere) "Allahaşkına bu akşam Aris'i yenin" şeklinde dileklerini ilettiler. Bizim eleman saat 3'te diğer City'lilerle maça gitmek üzere buluşma noktasına doğru gitti, ben tek başıma dolaşmaya devam ettim. Gün boyunca gördüğüm ilk Aris'liyi saat 5'te, yani maç saatinden sadece 2 saat önce (üstelik sürekli şehir meydanında dolaşmama rağmen) görebildim. Bu esnaya kadar çok sayıda Paok ürünlü insan gördüğümü de söyleyeyim.


Her neyse saat 5 gibi stada doğru yol almaya başladım, stad hızlı bir tempoyla şehir merkezinden yürüyerek 45-50 dakikada ulaşılabilecek mesafede. Kararttım gözümü ve yürüdüm, neyse ki bu sefer bol bol Aris taraftarı görmek bir nebze olsun maçla ilgili umutlarımı tekrar canlandırdı. Stadın dışı, her türlü çeşmekeşiyle Türkiye'den farksız diyebilirim. Stad önünde köfte tezgahları, sosisçiler, korsan ürüncüler, alkol alanlar, ne ararsanız var. Ne yazık ki korsan ürüncülerde bir tane bile atkı bulamadım, onun yerine bol bol sarı siyah "puşi", ve bizdekiyle aynı kalitede çakma formalar mevcut. Aris'in store'u da atkı bakımından oldukça yetersizdi, onun dışında geniş ve ferah bir mekan. Stadın hemen dışında, maraton tribüne denk gelen tribünün karşısında Aris'in taraftar grubu Super 3'ün bir dükkanı var, burada da gayet dandik bir Super 3 atkısına 15€ fiyat çekilince gülerek dükkandan çıkıyordum ki satıcı arkamdan koşup "Tamam, 10€ ver o zaman" dedi. Atkıyı almayı gerçekten istemiyordum, fakat içimden pazarlık etmek geldi ve sonunda "bir de Super 3 atkımız olsun bari" diyerek 5€'a ikna oldum.

Alışveriş faslının sonunda stada girmeye yöneldim, kapıda çok enteresan bir giriş sistemi var; biletinizi kapıdaki elemana veriyorsunuz, ucunu yırtıyor ve direk geçiyorsunuz. Yani turnike, kart okuma, arama, polis, bozuk paralar için Kızılay kutusu vb hiç bir şey yok. 3 kişi yüklensen hemencecik içerdesin bilete milete lüzum yok, gerçekten enteresan bir durumdu. Belki sadece bizim girdiğimiz kapıya özel bir şanstı ama, bilemiyorum.


Koltuklarda numara var fakat şahane bir şekilde biletlerde numara yok. Biletin üstünde sadece maçın yeri, saati, oynayan takımlar ve gireceğin tribün, yani benim durumumda "Gate 2" yazıyor. Tribün yeriyle ilgili de bilgi verelim, Ali Sami Yen'e göre düşünürsek Super 3 grubu, eski açığa tekabul eden ve ismini aldığı Gate 3'de yer alıyor. Benim girdiğim maraton tribünü ise Gate 2, diğer tribünlerden hangisi 1 hangisi 4 ben de bilmiyorum ama muhtemelen numaralı gibi olan Gate 1, diğeri de 4'tür.


Her neyse ben Gate 2'nin alabildiğince soluna, yani Super 3'e yakın tarafa doğru ilerledim. Biletlerde numara falan olmadığı için herkes bulduğu yere oturmuş, yani tam benim istediğim gibiydi. Maçtan önce statta tabiri caizse bir ölüm sessizliği vardı, ne beste giriliyor ne bir hareket var. Sadece City'li futbolcular sahaya çıktığında ufak bir ıslık sesi, veya City'li taraftarlar (yaklaşık 600 kadar vardı) bir şeyler bağırırken yine ıslık veya yuhlama giriliyordu. Ses ve bağırma konusunda ne kadar beklentilerimin çok altında kaldılarsa; pankart, bayrak vb görsel öğelerde tam tersi şekilde inanılmaz bir çeşitlilik ve renklilik vardı Aris tribünlerinde. Özellikle Super 3'ın bulunduğu kale arkasında pankart asılmadık nokta yok gibiydi. Maç başlayana kadar konfetiler dağıtıldı, ve takımlar sahaya çıkarken konfetiler, sopalılar, ve orta karar bir koreografi ile güzel bir görüntü oluştu diyebilirim. Maçla ilgili başka bir hayal kırıklığı da hiç meşale yakılmaması oldu. Malesef Uefa maçlarında meşale yakılmıyormuş, anlaşılan bir de lig maçına gitmemiz gerekecek.


Tezahürat konusuna gelince, koskoca kale arkasında sürekli bağıran 200-250 kişilik bir grup aynen bizdeki gibi "mıy mıy" bestelerle 90 dakikayı geçirdi diyebilirim. Kimi zaman bir besteyi 10-15 dakika bağırdılar, kimi zaman bütün kale arkasıyla beraber bizim bulunduğumuz kesim de tezahüratlara katıldı fakat genelinde gerçekten çok vasat bir tezahürat performansı gösterdiler. Belki Avrupa maçı olduğu için bilet fiyatları pahalıydı, esas bağıracak tayfa gelemedi veyahutta başka başka sorunları var; veyahut benim beklentilerim çok yüksekti bilemiyorum ama sonuç itibariyle tad vermedi Aris tribünleri. Bir veya iki bestelerini beğendim, onların videolarını yükleyeceğim. Onun dışında sözlerini anlayamasam da melodileri gayet sıkıcı ve tempo düşürücü bestelerdi, hepsi bir yana sete çıkan uzun saçlı yetkili bir abi vardı Super 3'te, 60-70 kişinin bağırdığı dakikalarda bile elleriyle "süpersiniz, harikasınız" gibi işaretler yapıyordu. Yani "niye bağırmıyoonuuz oolum bağırınınsanza laaan" diye küfretsin demiyorum tabi ki, ama böylesi de bir acayip oluyor. Üç beş kelime Yunanca bilmeme rağmen ben çıksam o tribünü daha iyi yönetirdim diye düşünüyorum.


Tribünler beklentileri karşılayamazken maç da oldukça keyifsiz ve hareketsiz geçti, iki takıma da maçın başında "maç 0-0 bitecek, kabul mü?" diye sorsalar ikisi de kabul edecekmiş besbelli. Hadi City'i anlarım deplasmandasın ama Aris topu topu 4-5 kez sahayı geçti, onda da 2-3 adamdan daha fazla çoğalamadı City sahasında. İnanılır gibi değildi gerçekten, ben çıldırdım tribünde "böyle takım mı olur diye" düşünün. Manchester City oyun genelinde daha istekli gözüktü, ama onlar da öyle aman aman bir top oynamadı. Yine de turu Manchester'da sorunsuz geçerler gibime geliyor. Bir gol yeseler iki, iki gol yeseler üç tane atarlar. Aris bu mentaliteyle Atletico Madrid'i iki maçta da nasıl yenmiş gerçekten çözemedim.


Bu gibi düşüncelerle maçın son düdüğü geldi, ve staddan çıkıp hostelin yolunu tuttum. "Acaba ben mi abarttım, belki de fena değildi adamlar" diye düşünürken pek fazla tribün kültürü olmayan Avustralya'lı kardeşimiz Adam bile "bu muydu kalkıp taa İstanbul'dan görmeye geldiğin tribün mate? " diyince yanılmadığımı anladım. Yine de güzel bir deneyim oldu, hem bir maçla notlarını vermemek lazım, fırsat buldukça yine gidip görmek, başka maçları da değerlendirmek lazım tabi ki. Fakat şu ana kadar gördüklerimden, Paok gibi bir tribünün Aris'i ezeli rakip olarak muhattap alması Aris için bulunmaz bir lütuf diye düşünüyorum.

Paok notları ve Yunanistan'dan diğer notlar yakında geliyor!

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yolculuk zamanı

2.5 saat sonra yola çıkıyorum kısmetse, Yunanistan'dan bol bol analiz, resim, video ve atkıyla dönmeyi planlıyorum. Mübarek gün sevgililer günü münasebetiyle Sevgili kızlar #3'i bugün yazacaktım, ama aşırı karambol bir gün oldu iyi yırttınız sevgili kızlar! Gelince yazarız artık, cümleten sevgiler, saygılar.

13 Şubat 2011 Pazar

Gerçekten lüzum var mı?


Bu ülkede samimiyetin, dürüstlüğün sesi olmak iddiasıyla siyasete soyunan bir insan bunu yaparsa diğerleri ne yapsın? Yani bu gittiği her şehirde atkı takma olayı kadar samimiyetsiz bulduğum hiç bir şey yok, eskiden Cem Uzan, Tayyip Erdoğan falan yapıyor normal diyorduk ama olmuyor be sevgili Kılıçdaroğlu. Saçmalığın daniskası bu, hepsini geçtim iki takımı birden takmış, ben Adanaspor'lu olsam inadına oy vermem benim atkı niye altta kaldı diye. Madem illa atkı takacaksın, dostluk maçı atkısı hesabı bir ucu Adanaspor'lu bir ucu Demirspor'lu bir atkı yaptır ne şiş yansın ne kebap. Sahtekar, iki yüzlü diye eleştirdiğin adamın yaptığı her şeyi yapmak ne kadar samimi?

Bu resim ister istemez efsane zaytung haberini akıllara getiriyor: "Ankara mitinginde Ankaragücü, Gençlerbirliği, Telekomspor, Etimesgut Şekerspor, Asaşspor ve Ankara Demirspor kaşkollarını aynı anda takan Kemal Kılıçdaroğlu, havale geçirdi... "

Adanademirspor atkısı güzelmiş yalnız.