27 Şubat 2011 Pazar
Yüzyılın enayisi seçiliyor
Gaziantepspor karşılaşması bilet fiyatları...
TRİBÜN BİLETİX GİŞE MAÇ GÜNÜ ASY
Kategori 1 600 TL 587 TL
Kategori 2 500 TL 487 TL
Kategori 3 350 TL 337 TL
Kategori 4 250 TL 237 TL
Kategori 5 150 TL 137 TL
Kategori 6 80 TL 71 TL
Kategori 7 45 TL 40 TL
Kategori 8 - Rakip Takım 45 TL 40 TL
Şu maça 600 lira verip gelmeyi düşünen varsa beynini en yakın tıp fakültesine bağışlamsını rica ediyorum, çok ciddi araştırmalara ön ayak olabilir kendisi. Tabi bu arada stadını geçen hafta dolduramadıktan sonra üstüne bir mağlubiyet daha alan takımın sezonun muhtemelen en önemli maçına, en ucuz bileti 45 lira yapan yönetimi de tebrik etmek lazım bir kez daha. Yoksa amacınız "aman bileteri pahalı yapalım da kimse gelmesin, olası bir yenilgide yönetim istifa sesleri çıkmasın" mı? Yok canım, yapar mısınız siz öyle şey.
8 Şubat 2011 Salı
Insua'dan teşekkür
Büyük halini koymayı beceremedim nedense anlamadım, tıklayınca büyüyor ama. Twitter'ından beklerken bizi ters köşeye yatırdı, facebook grubunun sayfasının altından pankartımıza teşekkür etmiş Insua. Ederken de "ben bunu hak edecek ne yaptım ki" şeklinde mütevazi bir tavır sergileyerek gönülleri bir kez daha fethetti.
Bir Hakan Balta değil tabi ki orası ayrı !...
7 Şubat 2011 Pazartesi
Biir kii üüç Insuaaaa

Resim çok net değil, ve pankartlar oldukları kadar güzel çıkmamışlar sanki. Ama hepsi el emeği, son derece güzel pankartlar oldu. Diğer pankartların resmini bulamadım, bulursam ekleyeceğim. Insua'ya pankartı göstermemiz de baya bomba oldu, kenarda ısınıyor bağırıyoruz Insuaaa Insuaaa diye duymuyor bir türlü. Sonunda organize olup biir kii üüç Insuaa diye bağırınca dönüp baktı, topluca localara astığımız pankartları gösterdik. Yüzünde güller açtı haliyle, baya mutlu oldu. Maç esnasında devamlı dönüp dönüp pankartına baktı. Seviyorum bu çocuğu, bir kaç ay sonra gidecek olsa da yıllardır bu takımda olanlardan çok daha Galatasaray'lı geliyor gözüme. Twitter'ını takipteyim, pankartıyla ilgili bir şeyler yazmazsa fena bozuşacağız yalnız seninle Emiliano !
*En soldaki silüet pankartı yıllar evvel kaybettiğimiz Murat Elsaleh kardeşimizin bir resmi. Pankart kenarından yırtıldığı için biraz yamuldu malesef.
4 Şubat 2011 Cuma
Yeni bir "özel" ürünle karşınızdayız
Şimdi gelelim konuyla ilgili sıkıntımıza. www.gsstore.org, yani Galatasaray Store'un ana sayfasında ürün girişte yer alıyor, ve "Ali Sami Yen anılarda, ruhu yanında" şeklinde lanse ediliyor. Fakat ürüne tıklayıp resimlerine dikkatlice bakınca ürünlerin üstünde tek bir çizik, kir, pas, çekirdek çöpü, kırık dökük, koltuk numarası vb o stadda yer almış bir koltukta bulunması gereken hiç bir özellik yer almıyor. Tabiri caizse "cillop" gibi koltuklar.
Konu bir haftadır gündemde fakat ben gidip canlısını görmeyi ve görmeden yorum yazmamayı tercih ettim. Dün yolum Mecidiyeköy'e düştü ve store'a uğradım, (Elektrikler kesildiği için içerisi öyle bir zifiri karanlıktı ki merak edip kasiyere "hayrola, kapatıyor muyuz?" diye sorma gereği hissettim. Evet, bir jeneratörümüz bile yok.) ve şu meşhur koltukları sordum. Kasiyerin verdiği cevap koltukların sadece internet üzerinden satışa çıkartıldığı oldu.
Şimdi burda insan ister istemez şüpheye düşüyor. Acaba bu resimler temsili mi, ve satışa çıkartılacak koltuklar gerçekten almayı düşünen insanların hayalindeki gibi kırık döküklü, kirli, çekirdek çöplü Ali Sami Yen ruhunu beraberinde getirecek gerçek koltuklar mı? Yoksa resimde görüldüğü gibi yolu Mecidiyeköy'e bile düşmemiş fabrikasyon ürünü cillop gibi koltuklar insanlara kakalanmaya mı çalışılacak?
Bu yönetimden her şeyi bekliyorum ama bu çapta bir sahtekarlık ve düzenbazlık yapacaklarına inanasım gelmiyor. Koltukların sevkiyatı 28 Şubatta başlayacakmış, bekleyip göreceğiz. 105 lira da çok fazla, ayrı mesele.
Konuya takılma sebebim kendime koltuk almayı düşünmem değil, yanlış anlaşılma olmasın. Benim içim rahat, Gençlerbirliği maçında kapalıdan bir sarı bir de kırmızı koltuğu söktüm. Evvelden de birsürü vardı, bir iki tane de VIP koltuklardan çözebilseydik oturma grubu bile yapardım salona.
2 Şubat 2011 Çarşamba
Baatiiistaaaooooo
Nedense Fatih Terim'le yıldızı bir türlü barışmadı. O dönem takımdaki iki gözdemiz olan Batista ve Abel Xavier'i hala anlam veremediğim bir şekilde takımdan gönderdi Fatih Terim ve devamında yaptığımız (bu iki futbolcunun tam zıttı profildeki) Petre ve De Boer tipi futbolcu transferleriyle o sezonu mücadelen uzak, sahada ruh gibi gezinen bir takım olarak geçirdik. Kimbilir belki bu iki isimden biraz daha faydalanılsaydı, 2003-2004 sezonunu o kadar kötü geçirmeyebilirdik, bugün de bazı şeyler daha farklı olabilirdi? Kimbilir...
Bizden sonra önce Ukrayna'da eski hocası Lucescu'yla buluşmaya gitti, sonrasında tekrar ülkemize gelip önce Konya sonrasında da Kasımpaşa formalarını giydi. Şimdi ise Brezilya'da dördüncü ligdeki Tupi Football Club'da forma giyiyor.
Batista'yla ilgili unutamadığım detaylardan birisi bir şampiyonlar ligi maçında (Club Brugge veya Lokomotif Moskova olma ihtimalleri kuvvetli) kornerden gelen topa ceza sahası dışından uçan kafa vurmasıydı. Yani ne bileyim; kontrol edip içeri doldur, kafayla indirmeye çalış, hiç olmadı Hakan Ünsal misali mesafe tanımaksızın kaleyi gör değil mi? Nasıl bir ruh hastası ceza sahası dışından uçan kafa vurur? Adam fişek gibi diye boşuna demedik yazının başında. Zaten o da kendini bu şekilde sevdirmişti bizlere, başkası yapsa küfürleri sıralayacağımız bir hareketi Batista yapınca tribünde kendimizden geçmiştik.
Burdan sevgilerimi gönderiyorum Batista'ya, sahada çılgın gibi mücadele ettiği, ayarsız ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle takıma renk kattığı günleri unutmadık, unutmayacağız.
31 Ocak 2011 Pazartesi
"Cimbomu yenmekten fenalık geldi"
19. haftada 9. sıradayız. 9 mağlubiyetimiz var. Averajımız -3. Üstümüzdeki 8 takımdan 2'sini yenebildik sadece. Artık ne diyeceğimi bilmiyorum. Adnan Polat Erzurum'da kankisiyle buz hukeyi ve curling oynaya dursun, klübümüz eriyor çok fena halde. Sıkıntı büyük. Reçeteyi de kestiremiyorum artık. En kötüsü, eskisi kadar umurumda olmaması, bu bana acaip koyuyor. Alışılmışlık mı var, bir şeylerden ümit kesilmiş olması mı var bilmiyorum ama gençliğimizde Avrupa'yı titreten, Türkiye'de neredeyse rakipsiz olan takımın adı Galatasaray değildi gibi geliyor sanki. Yani o günkü takım Galatasaray idiyse, bugünkü takım ne? Bugünkü takım Galatasaray ise, o günkü takım neydi? Bu tablo 2006'ya kadar herhangi bir yılda olsa, kendimi nasıl frenleyebilirdim bilmiyorum.
Yanlış anlaşılma olmasın, başarı taraftarı olmadım asla ve başarı taraftarlarından nefret ederim. "Abi takım sekizinci dokuzuncu yaa, ne işim olur be maçla muçla" diyen düşünen varsa benimle konuşurken bu düşüncelerini dile getirmesin mümkünse. Mesele sadece başarısızlık değil tabi ki, mesele samimiyetsizlik. En başta yönetimde, sonra teknik kadroda, sonra futbolcularda ve son olarak taraftarın büyük çoğunluğunda korkunç bir samimiyetsizlik var.
Sahadaki formalarımız acaba bugün sarı kırmızı olur mu diye dua ediyoruz. Mide bulandırıcı renk kombinasyonları yerine es kaza ismini "parçalı" forma koydukları aslında Galatasaray'ın parçalısı ile uzaktan yakından HİÇ bir alakası olmayan bir formayı giydikleri zaman da, gözümüz ister istemez içindekilere takılıyor. Hayır, yeteneksiz oldukları için değil. Zamanında sırf antremana silah getirdiği için Avrupa gol kralını gönderen bir klübe yakışmadıkları için. Yakışmıyorsunuz benim gönül verdiğim renklere ve o formaya. Kötü futbolcu olduğunuz için değil, sahip olduklarınızın kıymetini bir gün bile bilemediğiniz, gözümüzün içine baka baka formanızı sattığınız, üstüne pişkin pişkin bunu itiraf edebildiğiniz için. Ne kadar sevmeseniz de, hocanızın babasının vefat ettiğinin ertesi günü, ısınırken etrafınıza gülücükler saçtığınız için. Kendi işinizi doğru dürüst yapmak yerine ekmek parası peşindeki rakiplerinize kasten zarar verdiğiniz, onların ekmeğine kast ettiğiniz için. Adı sanı duyulmamış bir takıma skandal ötesi bir şekilde elendikten sonra, ülkeye adımınızı atar atmaz yüzsüzlükte son nokta neymiş hepimize gösterdiğiniz için. 20 milyonluk bir camianın kaptanı olarak geçinip; kaptanı olduğu takımın formasını giydiği zamanlarda yine o formayı alenen satan, daha sonra gittiği ezeli rakibinde midesizliğin kitabını yazan, benim kendi ezeli rakibime yakıştıramadığım bir hilkat garibesi için canlı yayında tüm Türkiye'nin önünde "Emre abi bana yol gösteriyor" diyebildiği için. Suratınızdan, sıfatınızdan buram buram kalitesizlik, samimiyetsizlik ve sahtelik aktığı için benim formama yakışmıyorsunuz.
Bunların hepsi son bir senede gerçekleşen örnekler ve üstelik hepsi sadece basına yansıyan örnekler. Kulağımıza gelen bir çok dedikodunun gerçekliği tartışabileceği için (bir çoğuna yürekten inansam da) buraya yazmayı doğru bulmuyorum. Bu kadarıylan bile Galatasaray'da bazı şeylerin ne boyutta olduğunu ifade etmesi bakımından bir ölçü olduğunu düşünüyorum.
Yönetim, teknik kadro boyutuna pek fazla girmek istemiyorum, zaten bilhassa yönetimle ilgili yazmadık şey bırakmadık. Zaten yazsak ne olacak, biz Galatasaray'lı değiliz ki. Tribün olarak da artık sıradan Anadolu takımlarının gerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Bursa'daki 34. dakika şovuyla bunu bir kez daha göstermiş olduk zaten. Tepkisiz, yaratıcılıktan uzak, baştakilerin kişisel hesaplarının ön planda olduğu, maçlara artık karaborsa yapmak için geldiğini saklamayan insanlara "x abi alemde bu tek abi" diye facebookta grup açılan bir tribünümüz var. Niye bu olup bitene tepkisiz kalındığını çoluk çocuk bile artık biliyor zaten. Bu durumlar eskiden de vardı, ama eskiden en azından yaratıcı, hareketli besteler giriyorduk. Fener'den Beşiktaş'tan kolay kolay beste alınıp söylenmezdi. Öyle isimler küstürüldü ki tribüne, bu geldiğimiz noktaya tesadüf demeye dilim varmıyor.
Velhasıl kelam durumumuz çok vahim. Her şeyin en kötüsü ise, çözüm yaratabilecek ve durumun vahametinin farkında olması gerekenlerin vurdumduymaz tavırları. Başkana sorsan "o kadar transfer yaptık, stadı açtık, daha ne yapalım?" diyecek. Büyük başkan!
Bursa'lılara bizi yenmekten fenalık geldi, bana da "gecenin en karanlık anı, şafaktan hemen öncesidir diye düşünmekten. İyi kötü kendimizi avuttuk bir kaç senedir, ama o güneş bir türlü doğmuyor. Bu sefer Galatasaray isminin olduğu yerde her zaman umut vardır diye düşünesim geliyor, ona da yukarıdan "bir dakika bilader, Galatasaray'ın ismi artık Galatasaray Apikoğlu sucukları oldu hala umudun var mı?" diye soracaklar diye korkuyorum.
Son olarak belli bir zamandır kişisel dostluklarımızın oluştuğu Bursaspor tribünlerinin önde gelenlerine teşekkür etmek istiyorum, bizi krallar gibi ağırladılar gerçekten Bursa'da. Transfer tekliflerini şimdilik reddediyoruz tabi ki, biz arada gidip geliriz siz davet edin yeter ki.
28 Ocak 2011 Cuma
Bursa'nın ufak tefek taşları
Tribünsel olarak maçların öncesi pek fazla bir aksiyona sahne olmasa da (kaza yaptığımız sene Kültür Park'ta atkılarla formalarla dolaşıp yemek falan yemiştik bir Allah'ın kulu da gelip laf etmemişti) maç sonları hep hareketli geçti. Son yıllarda bir kez bile normal bir şekilde dönemedik, bir yıl kaza oldu, bir sonraki yıl fırtına çıktı feribotlar iptal oldu tam da bayram dönüşüydü İstanbul'a sabah 5'te vardık, sonraki yıl bir arkadaşımızda kaldık ve donduk falan bakalım bu yıl başımıza neler gelecek.
Kaza olayından sonra kısa bir süreliğine de olsa Bursa'yı kafamda nefret edilen takımlar ve şehirler listesine alsam da, sonunda ben de bir kaç kendini bilmezin yaptığını bütün bir camiaya mal etmemek gerektiği kanısına vardım. Cumartesine geldiği için, bir gece orada kalıp pideli köfte-sütlü kemalpaşa tatlısı-hamam-iskender-uludağa çıkarkenki cafeler ritüellerini tamamlama fırsatı doğdu bize, pazartesine kadar blogu Resul'e devrediyorum. Sınavları bitmiş, artık dört elle bloga sarılacağının sözünü verdi.
O değil de tereyağını iskendere dökerken çıkan ses ne güzel bir sestir yahu. Akşam akşam aklıma geldi ağzım sulandı.
Maç da önemli bu arada baya es geçmeyelim. Bursa bizi 2 senedir yeniyor yanlış hatırlamadıysam, bu yıl kazanıp 3 maç üst üste yapmaları biraz zor gözüküyor gözüme. Umarım geçen sene Sami Yen'deki gibi keyifli ama bol gollü bir maç olur, 3 puanımızı alır döneriz İstanbul'a.
26 Ocak 2011 Çarşamba
Yönetim nihayet çatırdadı
Bu saatten sonra yönetimin ayakta kalması çok zor gözüküyor. Klüp içinde bir imza kampanyası başlatıldı, bu beklenen ilgiyi görmezse bile mart ayındaki mali kongrede yönetim ibra edilmememe ihtimali mevcut. Bu durumda yanlış bilmiyorsam çok kısa sürede direkt seçime gidilme durumu var. Eğer yönetim ibra edilmezse bu bir ilk olacak bunu da notlarımıza düşelim.
Bugün Vatan gazetesi, Ali Dürüst'ün başkanlık için adaylığını koyacağını söylediğini yazıyor. Eğer Mehmet Helvacı da adaylığını koyarsa, olası bir erken seçimde başkanlık ikisinin arasında gider diye düşünüyorum. Adnan Polat şu anki durumda 50-60 oyu geçerse yine de büyük skandal olur benim gözümde. Açıkçası Mehmet Helvacı'yı pek samimi bulmuyorum. Bu yönetimin içinde bugüne kadar durmuş olması iyi bir gösterge değil. Daha önceki bir çok açıklamasının altında kendi şovunu yapmak, ve ileride olası bir başkanlığa zemin hazırlamak düşüncesinin yattığını düşünüyorum. Ali Dürüst ise bu arenadan çok uzak kaldı, ama şu andaki durumda en iyi ihtimal o olarak gözüküyor. Keşke Hayri Kozak falan başkan adayı olsa, ama ikinci planda kalmayı tercih edeceğini düşünüyorum. Başkan kim olur bilemem, ama umarım yönetimde Orhan Yüzen, Haldun Üstünel veya Jerfi Fıratlı tarzında taraftarın içinden çıkmış ve taraftarın dilinden anlayan bir isim olur.
Kim olursa olsun, sportif maddi başarıyı falan geçtim, Galatasaray'ın değerlerine sahip çıkan bir başkan ve yönetim kurulu olsun. 20 milyon taraftarı temsil ettiğini, Türkiye'deki en büyük iki camiadan (hatta güçten) birinin başında oturduğunu, hiç bir siyasi güçten güçsüz olmadığını bilsin. Bugüne kadar hep alaylı olarak liselerin çoğunluğunun sadece "lise" kaygısı olduğunu, Galatasaray'ın hep onlar için ikinci planda olduğunu düşündüm. Bu fikrimin değiştiğini söyleyemem, fakat şu geldiğimiz nokta itibariyle liseyi birinci, Galatasaray'ı ikinci planda tutacak bir başkanı; kendi g.tünü kurtarmak için Galatasaray'ı ayaklar altına almaya razı, "aman işlerim bozulmasın" kaygısıyla yalamadık siyasetçi bırakmayan bir başkan müsvettesine binlerce kez tercih ederim.
Evet, sen busun. Ama doğru, ben Galatasaray'lı değilim, değil mi?
24 Ocak 2011 Pazartesi
Aslantepe'de ilk gol, ilk galibiyet
Sahada beklediğimden güzel bir maç ve daha iyi bir Galatasaray vardı. Özellikle Yekta gerçekten uzun yıllar bu takımda çok güzel işler yapabilecek bir futbolcu. Top Yekta'ya her geldiği zaman, Arda'nın Mlada Boleslav maçında bizlere yaşattığı heyecanı yaşadım kendi kendime. Maça gelirken metroda karşılaştığım bir abimiz, Yekta'nın İzmir'li çok düzgün bir ailenin çocuğu olduğunu, ve zamanında bizimle Kadıköy deplasmanına bile gelecek kadar sağlam Galatasaray'lı olduğunu söyledi. Sevdik seni Yekta, utandırma bizi. Stancu da fena değil gibi, ama 30 dakikadan pek bir şeyler anlayamadık. Culio yetenekli bir futbolcuya benziyor ama henüz oynadığı maçlarda sahaya pek bir şey katamadı, yine de sabredilirse fayda alacağız gibi.
Seksi çocuk Kazım üç haftadır iyi top oynuyor, bana Fener'e ilk geldiği zamanı hatırlattı. Tabi burada 3 hafta evvel tükürdüklerimizi yalayacak değiliz, açık söyleyeyim ilk golü Kazım atacak diye ödüm koptu (daha kötüsü oldu). Zaten benim Kazım'la ilgili sıkıntım kötü topçu olmasıyla alakalı bir şey değildi, kaldı ki bu performansının da canı ilk sıkıldığı ana kadar süreceğini sonra 4-5 ay yine kafasına göre takılacağına adım gibi eminim.
Gelelim Servet meselesine. Seni asla affetmeyeceğim Servet, istersen her maç rövaşata golü at, istersen her maç 15 km koş, her maç 10 tane çizgiden top çıkar. Benim ve benim gibi düşünenler için sen bir bok parçası bile olamazsın. Gözümüzün içine baka baka maç sattın, formayı sattın, bir de üstüne çıkıp "bana güvenilmeyen yerde başarılı olamam" diyerek bunu üstü kapalı olarak itiraf ettin. Türk insanı balık hafızalıdır, Ankaragücü maçının üzerinden 3 ay bile geçmedi ama insanarı %95'i bu olayı unuttu. Ama biz senin ne mal olduğunu biliyoruz, merak etme. Seni görünce midem bulanıyor, ama hilkat garibesine benzediğin için değil, düşün artık o derece. Her şey bir yana bu ileri çıkma sevdası yüzünden 3-5 gol attıysan elli tane gol yenmesine sebep olduğun geldiğin günden beri. Sivas'lı eleman kafayı direğe çakmasa görecektim 3 ay evvel yaptıklarını unutup "Serveeet Serveeeeet" diye bağıranları. İçime oturdu hakikaten bu stadda ilk golü Servet'in atması (Sami Yen'de kapanışı da kelepçe boy Kazım yapmıştı, ikiliye bak kabus gibi).
Uzun lafın kısası dün ilk yarıdaki maçlarının %95inden daha iyi bir Galatasaray vardı sahada, ama yine de içimize sinmiyor o formayı giyen bazı isimler sahada dolaştıkça. Onlar kaldığı sürece nasıl düzecelek bu his bilmiyorum gerçekten.
*Maçın bizim adımıza unutulmaz anı ise 85-86. dakikalarda Sivas'lı topçunun şutunun önce alttaki birine, ondan sekip de bize gelmesi oldu. Ufak çaplı bir kapışmadan topu sıkıca kavrayan Selçuk galip geldi, tabi ki topu geri vermedik. Hatta 15-20 saniyelik bir görüntü bile vermişiz Lig TV'ye. Yıllardır maçta top bana gelse de topu alıp saklasam hayaliyle maç izlerim, ilk defa bu kadar yaklaştım ama olmadı! Gerçi Beckham penaltısını direk bana atmıştı, başka bir deyişle Beckham'dan sonra topa ilk dokunan bendim ama o karambolde top tekrar alt tribüne bile uçmuş olabilir zira topa uzanayım derken ayaklarımın 20 santim falan yerden kesildiğini hatırlıyorum. Her neyse, yerimiz bu tip top kapmalara çok müsait ve elbet bir gün bunu başaracağız.
18 Ocak 2011 Salı
Sokakta oynar, kaldırımdan destekleriz
Kanat Atkaya muhteşem bir yazı yazmış, paylaşmadan edemedim.

Sokakta oynar, kaldırımdan destekleriz
“1 EKİM 1905’te mektebin beşinci sınıfında edebiyat öğretmenimiz merhum Ata Bey’in dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray’da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik.
İlk girişimciler oyuna ve mücadeleye yönelik arkadaşlardan Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver, Kamil gibi gençlerdi.
Okulda eğitim gören Bulgar ve Sırp öğrencilerden çevik ve kuvvetli olanlar da bize katılmışlardı. Asım’ı muhasebeciliğe, Cevdet’i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de reis olmuştum.
Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakta mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştık. Ben reisliği topu yağlayıp şişirmekle almıştım.
Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu.
Mektebe gelirken Domuz Sokağı’ndan geçer, domuz yağı alırdım.
Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim.
Bunu gören arkadaşlar, bana hepimizden fazla paye vermişlerdi.
Yani o zaman reisliğe ve diğer vazifelere payeyi en çok çalışan kazanırdı.
Cevdet de ikinci reisliği formaları yıkadığı için almıştı.
Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve isme malik (sahip) olmak ve Türk olmayan takımları yenmekti.”
(Ali Sami Yen, Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü kurucusu ve 1 numaralı üyesi.)
* * *
“Özhan Canaydın’ın karşımızda naif ve güçsüz duruşu dün gibi aklımda.”
(Erdoğan Bayraktar, TOKİ Başkanı)
* * *
“Elimizde 200 stat, 40 polis kamerasının görüntüleri var. İncelemelerini emniyetle birlikte yapacağız ve bu insanları stadımıza sokmayacağız.”
(Adnan Polat, Galatasaray Spor Kulübü Başkanı.)
* * *
Şimdiii...
Başbakan Erdoğan, bu stat için uğraş vermiştir, teşekkür ederiz.
Yuhalanması güzel olmamıştır.
Buraya kadar mutabıkız.
Fakat...
“Ya ne yapacaktınız? Yüz milyonlarca dolarlık Ali Sami Yen arazisinden çekildik, ihalesinden kalkacak para bütçeye, Türk ekonomisine armağan olsun...” da demiyoruz ama Galatasaray’a kimse “ezik” muamelesi yapamaz.
Kızgınım. Öfkeliyim. Kendimi zor tutuyorum.
TOKİ Başkanı unvanıyla toplanan vergiden bina diken zatın rahmetli Özhan Canaydın’ın arkasından “atarlanması” için “Terbiyesizlik etti” demekle yetinemem.
Galatasaray kim, sen kimsin?
Kimin malını kimin kafasına kakıyorsun?
Galatasaray’ın ölmüş başkanına laf edersen yuhalanırsın, nokta.
Al stadını ve çevre yolunu ve bağlantılarını
ve metro istasyonunu kafana çal.
Telegol’e çıkıp “Kimseden özür beklemiyorum” demiş bir de.
Pişkinliğin böylesi 7/8 Hasan Paşa Fırını’nın leziz ekmeğinde, kekinde, mekiğinde görülmemiştir.
Sen çıkıp özür dileyeceksin Galatasaray’dan.
* * *
Bir taraftarın dediği gibi “Sokakta oynar, kaldırımdan destekleriz...”
‘Lise’nin bahçesine, doğduğu yere, Grand Cour’a döner, duvara tırmanıp seyredilir.
O bürokrata özür diletemezse, Galatasaray üyeliğini iptal edemezse Adnan Polat’a da yuh olsun.
Sen Galatasaray Başkanı olacaksın Adnan Polat, bina memuru, stat müfettişi değil.
Yapamıyorsan -ki belli ki yapamıyorsun- çek git.
Büyük camialar bedel ödemez, ödetir.
Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye, Beşiktaş’a “ezik” muamelesi yapmak kimsenin yanına kalmaz.
Ölen başkanına laf ettirdin ya, çıkıp o adama “Doğru söylemiş” dedin ya, yazıklar olsun.
Daha lafım var ama Cem Yılmaz’ın dediği gibi “kamera kaydediyor...”
Kanat Atkaya
16 Ocak 2011 Pazar
Bülbül - altın kafes
Her neyse konumuzdan sapmayalım, stada girişte metro kullanımı gayet rahattı. Stada ulaştığımızda kendimi biraz Olimpiyat'ta gibi hissettim, ortada kocaman bir stad var fakat etrafında pek bir şey yok. Stadın etrafı yemek yiyecek veya alışveriş yapacak yer olarak epey zayıftı, sadece bir tane ufak GS Store kamyonu, bir tane GS Store minibüsü ve bir tane de ufak dükkan vardı. Bu maça özgü tek ürün olan "Galatasaray - Ajax" maç atkısı ise saat 3 gibi bütün satış noktalarında bitmişti (bir Galatasaray pazarlama klasiği). Yiyecek-içecek yer olarak içi çok kalabalık çadırımsı bir şey vardı, orası da yiyecek-içecek mekanı mı kalabalıktan giremediğimiz için tam olarak öğrenemedik fakat öyle tahmin ettik.
Stadın dışının boya badana gibi kozmetik eksiklerine rağmen stadın içi gerçekten çok güzel olmuş. Tribünler sahaya yakın, stad parça parça değil de yekpare duruyor, bol bol tuvalet var, merdivenler geniş, önünde biri varken koltuğun sırtına basarak onun omzuna çıkıp bağırabiliyorsun falan filan. Hayalimdeki bir Estádio do Bessa veya bir Luigi Ferraris gibi değil belki ama yine de 10 numara bir stad olmuş. İçerideyken kendimizi yeni stadımızda değil de Avrupa'da deplasmandaymışız gibi hissettim hep. Sağıma soluma bakıyorum, sanki İtalyanca, Almanca yazılar görecekmişim gibi geliyor.
Stadın mimarisiyle ilgili bir tek akustiğini beğenmedim, fakat bunda stadın bir kabahati yok. Ali Sami Yen Kapalısı'nda yıllarını geçiren hiç kimseyi bu stadın akustiği memnun edemez. Kuzey tribünde 3000 kişinin bağırdığı gözle görülüyor fakat karşıya gelen gayet cılız bir ses. 3000 kişinin düzenli bağırdığı bir Sami Yen Kapalısı demek bacakların heyecandan değilse bile sesten titremesi demektir. Aynı etkiyi burada yaratmak için en az 10.000 kişiye ihtiyaç var diye düşünüyorum. Yine de Kadıköy'e nazaran bir nebze daha iyi akustiği, bunu da bağıran gürühün alt tribüne konuşlanmasıyla ve stadla çatı arasındaki boşluğun Kadıköy'e oranla daha az olmasıyla açıklayabiliriz. Bugün tribünler çok kötüydü, fakat bunu da ilk maçın şaşkınlığına verebiliriz, yoksa böyle gidersek sağlam bir deplasman tribünü kendimizi kestirir bize.
Stadın çıkışında ise metroda beklenildiği gibi biraz yüklenme ve izdiham durumu var gibi gözüküyordu uzaktan. Biraz sabredip binenler rahat etmiş ama nedense bu tip heyecanlı kalabalıktan ve sıkışıklıktan hoşlanan biri olmama rağmen bu kez gözüm yemedi metro kuyruğuna girmeyi, en fazla 30 dakka sürer diyip İTÜ'ye kadar yürüyeyim dedim. Başta çok mantıklı gözüken bu çözüm otoyolun kenarındaki kaldırımın bitmesiyle kabusa dönüştü, hatta yanımdan arabalar vızır vızır geçerken hayatımdan ciddi derecede endişe ettim. Yaklaşık 50 dakikalık bir maratonun sonunda nihayet okula varıp eve devam ettim.
Özetle stad güzel olmuş, ona lafım yok. Fakat bu hikayede biz "bülbül", yeni stadımız da "altın kafes" ise, Ali Sami Yen bütün o eskiliğiyle püskülüğüyle bizim için halen "vatan", ve bana şu an sorsalar "ver bu stadı, al geri Ali Sami Yen'i" diye, bir saniye bile düşünmezdim.
İyi kızsın, hoş kızsın, huyun suyun da güzel ama gönül bu. Ben başkasını seviyorum. Belki seninle yaşamaya alışacağız, hatta belki zaman zaman birbirimizden keyif bile alacağız ama ben sana asla aşık olmayacağım. Bunu bil, beni kabul edeceksen böyle et.
15 Ocak 2011 Cumartesi
"Türk Telekom Arena"
Ben futbola biraz daha gelenekçi bakıyorum. Günümüz futbolu, endüstriyel futbol canavarı tarafından lime lime edilirken futbolun o eski saf, naif, amatör ve romantik günlerine ait detaylar beni çok mutlu ediyor. Ne yazıkki bu detayların günden güne erimesine seyirci kalmaktan öteye gidemiyoruz.
St. Pauli 2007 yılına kadar artık sadece TRT 3 nostalji kuşağında görebildiğimiz eski tip elle değiştirilen skorbordlardan kullanıyordu, 2007 yılında yeni güney tribünü inşaatıyla eski skorbord yerini dijital bir ekrana bıraktı. 111 yıllık Barcelona (her ne kadar formasındaki Nike amblemi diğer takımlarınkine göre daha büyük olması sayesinde 20-25 milyon dolarlık bir yıllık gelir elde etse de) bu yıl 30 milyon dolarlık Qatar Foundation teklifine hayır diyemedi ve tarihinde ilk kez para karşılığında formasına reklam alacak (Unicef'i saymıyorum tabi ki). Kırk yıllık Highbury'i yıktılar, Emirates'i diktiler. Keza Olimpiyat'tan Ali Sami Yen'e döndüğümüz sene kapalıda kırmızı koltukların arasında sarı koltuklarla yazılan "avea" yazısı midemi bulandırmıştı, ama önümüzdeki 10 yıllık süreç boyunca stadımızın isminin Türk Telekom Arena olacak olması neredeyse normal geliyor. Fiyapı İnönü Stadyumu, Pegasus tribünü, Telsim tribünü, Migros tribünü, Türk Telekom Arena, vs vs.. bu liste uzayıp gider. 175 TL'lik "özel" formamızı burada unutmak olmaz tabi ki. Endüstriyel futbol dev bir ahtapot gibi bütün kollarıyla etrafımızı sarmış durumda. Öyle sımsıkı sarıyor ki kollarını bazen nefes alamıyorum.
Evet günümüz dünyasında rekabet etmek için şöyle gelirler olması lazım, böyle paralar kazanmamız lazım. Şöyle kombine satacağız, reklam gelirinden böyle para kazanacağız, falan filan. Peki her şey para mı? Veya para olunca her şey bir anda sihirli değnek değmiş gibi düzeliyor mu? Bilhassa yönetiminizde o paranın büyük kısmını saçma sapan transferlerle çarçur edecek, geri kalanını da çok büyük ihtimalle cebine indirecek bir Adnan Sezgin varken, yılda 5 milyon Euro veya 10 milyon Euro daha fazla kazanmak acaba gözüktüğü kadar bu klübe katkı sağlayabilir veya klübü rahatlatabilir mi? Bugünün doğal afeti Galatasaray'ından örnek vermek çok sağlıklı değil belki ama şu anda nerede olduğunu bilmediğimiz Misimoviç'e 8 milyon Euro verecek durumumuz olmasaydı (kadro dışarı bırakılmasına katılmıyorum, ayrı mesele) şu andaki durumumuzdan daha mı kötü durumda olacaktık? Aynı örnek Elano için de geçerli. Gerçi Elano olayından biz kâr etmiştik değil mi, onu unutmuşum. Bu tip örnekler diğer takımlar da göz önünde bulundurularak rahatlıkla çoğaltılabilir.
Stadın satılan isim hakkıyla her yıl yeni bir Pino veya Kazım Kazım mı alacağız? Veya futbol takımının üzerinde zebellah gibi duran Adnan Sezgin gölgesi orada yer aldıkça, formasını satan oyuncular baştacı yapıldıkça, yerli futbolcu transferinde Etimesgut Şekerspor seviyesinde bir transfer politikası izlendikçe o gelecek parayla bir yıl Ronaldinho'yu, öbür yıl Ibrahimoviç'i alsak ne fayda edecek?
Biraz daldan dala atladım, farkındayım. Netice itibariyle söylemek istediğim şey para tabi ki önemli, ama nereye ve nasıl harcayacağınızı bilmedikten sonra yılda 3 milyon 5 milyon daha kazanalım diye bir camiayı, "o" camia yapan değerlerden bu kadar kolay vazgeçmek ne kadar mantıklı? Bundan dört beş sene evvel stadımızın isminin değiştiğini hayal bile edemezdik, bugün geldiğimiz nokta ortada. 10 sene sonra spor klübümüzün isminin "Galatasaray Selimoğlu Peynirleri" olmayacağının garantisini kim verebilir ?
Uzun lafın kısası, bu staddan bahsederken gönül rahatlığıyla:
"- Abi maç nerede bu akşam, deplasmanda mıyız?
- Yok abi maç Türk Telekom Arena'da."
diyebilecek miyiz?
Ben diyebileceğimi pek zannetmiyorum.
12 Ocak 2011 Çarşamba
120M - 2/6
2000-01 sezonu öncesinde Fenerbahçe’de büyük bir çalkantı yaşanmıştı. Aziz Yıldırım’ın başkanlığa gelişinden sonraki ilk iki senede ligde sırasıyla elde edilen 2.lik ve 4.lük dereceleri yeterli görülmemiş, Aziz Yıldırım’ın koltuğu sallanmaya başlamıştı. Takımda büyük bire revizyona gidileceği hissediliyordu.
Bunun üzerine son sezonu 3 hocayla (Rıdvan Dilmen, Zdenek Zeman, Turan Sofuoğlu) tamamlayan takımın başına Milli Takım ile 2000 Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final oynayan Mustafa Denizli getirildi. Takımda yer alan 14 oyuncu başka kulüplere satıldı veya kiralandı. Ve toplamda 30.000.000€ (yazıyla otuz milyon euro) harcanarak tam 13 oyuncu transfer edildi ve 6 genç de altyapıdan A takıma katıldı (genç Semih bunlardan biriydi). Bu oyucular içerisinde en pahalı olanı 6.600.000€ bedelle İspanya La Liga ekibi Celta Vigo’dan alınan Haim Michael Revivo’ydu.
Revivo o dönem futbolda çok da ismi zikredilmeyen İsrail’in Eyal Berkovic ile en büyük futbolcularından biriydi. Ülkesinin Maccabi Haifa takımında geçirdiği 2 sezonda 57 maçta 45 gol atmış, üst üste 2 kez gol kralı olmuş ve ligin en iyi oyuncusu seçilmişti. Bu performansıyla gittiği Celta Vigo’da 4 sezonda 99 maça çıkmış ve 25 gole adını yazdırmıştı. Artık adı, La Liga’nın da kalburüstü 10 numaraları arasında sayılıyordu.
Fenerbahçe’ye geldiğinde kendisinden beklenenler çok fazlaydı. Takımın o sezonki en pahalı transferi olması, FB’nin yıllardır Hagi’ye karşılık olarak kaliteli bir 10 numara veya takımı yönetecek bir isme sahip olmaması, kaybedilen şampiyonluklar, Galatasaray’ın hegemonyası gibi birçok etmen Revivo üzerindeki baskıyı arttırıyordu. Gelişiyle, isminin İbranice’deki karşılığı gibi, takıma “hayat” getirmesi bekleniyordu belki de. Ancak o rahat yapısı, kendine güvenli oyunu ve müthiş zekâsıyla tüm bunların altından kalkmasını bildi.
Daha Fenerbahçe formasıyla çıktığı ilk lig maçında Kocaelispor’a golünü attı.Taraftarın arzu ettiği, takımı sahada yöneten ve zor anlarda tabiri caizse sazı eline alan 10 numara olmuştu. Sezonun ortalarından itibaren Kennet Anderson ve özellikle Serhat Akın ile yakaladığı uyum adeta parmak ısırtıyordu. Ara ara sakatlık ve formsuzluklarla sekteye uğrayan ama genel olarak mükemmele yakın performansı ile sezon sonunda takımın elde ettiği şampiyonluğa 14 gol ve 9 asist ile en çok katkı sağlayanların başında geliyordu. O sezon sonunda hakkıyla 2001 yılının en iyi yabancısı ödülünü aldı.
Nerdeyse tüm taraftarların sevgilisi oldu. Sahadaki performansına ek olarak saha dışında da düzenli aile yaşantısı, mütevazı, akılcı ve sempatik tavırları ile takım içinde de çok sevilen ve sayılan biri olması ve taraftarla geliştirdiği iyi diyalog sayesinde Ogün’ün ardından 2. kaptanlığa getirildi.
Kadıköy’deki 2. sezonuna da Samsunspor karşısında hat-trick yaparak başlayan Revivo, ilk sezonda ortaya koyduğu form grafiğinin bir benzerini (lige formda başlangıç, devre arasına kadar rölantide, kalan yarıda ise yüksek, gollü performanslar)sergileyerek seviyesini korudu. Bu performansıyla kaydettiği 13 gol ve 7 asist, takımın Avrupa’da sıfır çekmesi, Mustafa Denizli’nin istifası ve bunlar gibi bir takım olumsuz etkenle birleşince takımın şampiyonluğu yakalamasına yeterli olmadı ve takım sezonu Galatasaray’ın 3 puan gerisinde 2. tamamladı.
Aziz Yıldırım’ın lig 2.liğini başarısızlık kabul eden zihniyeti dolayısıyla yine transferde büyük harcamalar yapıldı ve Arjantin ile Dünya Kupası’nda boy gösteren Ariel Ortega ( River Plate’ten 6.500.000€ bedelle alındı.) başta olmak üzere bir dizi transfer yapıldı. Ortega ve Revivo aşağı yukarı aynı bölgenin oyuncuları olmalarına rağmen hazırlık maçlarında Lorant bu iki ismi beraber oynattı ve verim almayı da başardı. Sadece 7 hazırlık maçında 8 gol 2 asist kaydetti. Ancak 2002-03 sezonu başladığında bu ikili aynı performans ve uyumu lige taşımayı başaramadı. Lorant da Ortega’yı Revivo’ya tercih etti ve ona daha çok şans verdi. Bunun üzerine Revivo huzursuz olduğunu belli eden açıklamalar yapmaya başladı, formu da gözle görülür biçimde düşmüştü. Devre arasında takımdan ayrılmayı kafasına koyduğunu da çok geçmeden basına açıkladı.
Sezonun devre arasına yaklaşılırken alacaklarına karşılık bonservisinin verileceği ve Bundesliga takımlarında Hamburg’a transfer olacağı konuşuluyordu. Ancak Hagi’nin futbolu bırakmasıyla yeni bir 10 numara arayışına giren Galatasaray ani bir transfer hamlesiyle Revivo’yu renklerine bağladı. Bu transfer de Hagi’nin jübile yaptığı dönemde sarfettiği “Türkiye’de yerimi doldurabilecek futbolcu Revivo’dur.” sözleri de etkili olmuştur belki de kim bilir, ama Fenerbahçe taraftarının en sevdiği oyunculardan olan Revivo 82 maçta 34 gol ve 24 asistlik performansıyla Kadıköy’den ayrıldı.

Türkiye’ye alışmış olmasının da etkisiyle yeni takımına çabuk uyum sağlasa da artık futbol oynamaya karşı çok hevesli olmadığı hissedilebiliyordu. Yine de Galatasaray formasını giydiği ilk lig maçında Bursaspor ağlarına 3 gol bırakmasını bildi. Ancak daha sonra “kendisinden haber alınamadı” ve oynadığı diğer 12 lig maçında istenen performansı sergileyemedi. Toplamda Galatasaray formasını giydiği 15 maçta kaydettiği 5 golle Türkiye macerasını noktaladı.
Sezon sonunda doğduğu şehrin takımı olan F.C. Ashdod’a transfer oldu. Orada geçirdiği 1 senenin sonunda futbolu bıraktığını açıkladı. Milli takım kariyeri boyunca da 67 maçta 15 gol kaydetti. Şu anda başarılı bir iş adamı olarak İsrail’de yaşantısını sürdürüyor ve satın aldığı F.C. Ashdod takımının da başkanı. Hatta bu kulübün renklerini de satın aldıktan sonra sarı-kırmızı olarak değiştirmiştir.
Her biri diğerinden güzel, jeneriklik frikik golleri, gollerden sonra attığı taklaları ve sevincini saha kenarındaki engelli taraftarla paylaşması, boynundaki zinciri saha dışında sessiz sedasız yürüttüğü hayır işleri ve sempatik tavırlarıyla Türk futbol tarihinde ve taraftarların anılarında yerini almıştır.
8 Ocak 2011 Cumartesi
120M - 1/6
STJEPAN TOMAS
2003-04 sezonun başlamasına az bir zaman kala İtalya Serie B ekiplerinden Como’dan (edit: 1.000.000€ bedelle) kiralandığında neredeyse kimse adını bile bilmiyordu. Bilenler de muhtemelen 2002 Dünya Kupası’nda Hırvatistan formasıyla oynadığı grup maçlarından biliyorlardı. Zira İtalya kariyeri öyle çok da adını duyurmaya yetecek düzeyde değildi. Hatta bundan dolaylı daha Fener’e gelmeden gitsin diyenler bile vardı.
Gel gelelim, Fenerbahçe formasıyla bir haftada çıktığı Gaziantep ve Olimpiyat Stadı’nda 2-2 biten (Prates, şut, Hakan Şükür, surat, gol) Galatasaray maçlarında iyi performanslar sergileyerek gözümüze girmiş ve ülkede de adını duyurmuştu. Defansta kontrollü, dengeli, güvenli ve kaliteli oyunu ile tekniği çok kuvvetli olmasa da her maç kesici rolünü çok iyi yerine getiriyor ve taraftara da güven veriyordu. Gerek Servet, gerek de Fabio Luciano adlı insan irisi arkadaşlarla iyi bir uyum yakalamıştı. İyi oyununa rağmen sergilediği mütevazı tavırları da tribünlerin gönlüne yerleşmesini sağladı. O sezon kazanılan şampiyonlukta da van Hooijdonk’tan sonra en çok katkı sağlayan yabancı oyuncuydu.

Derken, oyundan alındığı bir maçta (edit: selim hatırlattı, Adanaspor maçı) kenara gelip formasını yere atması ve bunu takiben medyanın gazlaması, kulübün kodamanlarının da formaya saygısızlık söylemleri ile yabancı kontenjanı birleşince bileti kesildi ve sözleşmesi uzatılmayıp bonservisi Como’dan alınmadı, üstelik “sezon sonunda kulübümden ayrılsam da Türkiye’de kalmak istiyorum” demeçlerine rağmen. 1 sezonda oynadığı 27 maçla ve nerdeyse hiç düşmeyen performansıyla Fenerbahçe’den ayrıldı.
Tüm bu gelişmelerin ardından, savunmasında kariyerinin sonuna yaklaşan ve artık tamamen iman gücüyle oynayan Bülent Korkmaz ve Rigobert Song’tan başka pek de kaliteli alternatifi bulunmayan Galatasaray, ülkeye uyum sağlamış ve performansı lig ortalamasının çok üzerinde olan bu adamı kaçırmadı.

En başta Fenerbahçe’den transfer edildiği için çatlak sesler çıksa ve kafalarda soru işaretleri olsa da, performansıyla tüm bunları yok etti. Özellikle Song’la yakaladıkları uyum bir yandan Galatasaray taraftarını coştururken, bir yandan da Fener taraftarının yüreğini buruyordu.

1 sezonluk Rusya macerası ardından tekrar ligimize dönüp Antep’te dört maç oynayıp devre arasında takımdan ayrıldı ve 2009-10 sezonunu boş geçirip bu sezon başında Bucaspor ile anlaştı. Ama orada da tutunamayıp 1 maç oynadı ve 25 Kasım günü yaptığı açıklamayla profesyonel futbol yaşantısına nokta koydu. Bu sürede Hırvatistan milli takımıyla da 49 milli maça (bunların 23’ü Türkiye’de oynadığı süre boyunca) çıktı.

Mükemmel zamanlamasıyla yaptığı kayarak müdahaleleri ve sonrasında üstü başı dağılmış, şortu toplanmış halde yürüyerek yerine dönüşü ve Galatasaray’la kazandığı şampiyonluk sonrası statta donuyla kalarak attığı tur hala akıllardadır.
7 Ocak 2011 Cuma
"Özel" formamız 175 TL
Şaka değil, gerçek. Neymiş, Türk Telekom Arena açılış "özel" formasıymış. Ya abi, yapmayın bunu ya. Yani tamam, müşteriyiz, enayiyiz. Bu yönetime rağmen 19.000 kombine alıyoruz, oturup adam gibi protesto boykot falan edemiyoruz. Takım sürünüyor, sabotajcıların futbolcuya dayalı düzeni almış başını gidiyor sesimizi çıkartamıyoruz. Kamera şakası gibi transferler yapılıyor, oturup seyrediyoruz. Koyun'luk milletimizin genlerimizde var sanırım, başkaldıramıyoruz.
Ama bu kadarı da olmaz gibime geliyor artık. "Özel" olmayan versiyonu 90 liraya satılan formayı, göğsüne iki tane çizik atıp 175'e satıyorlar. Yüzsüzlüğün yanında bu ticari süper zeka nereden geliyor gerçekten çok merak ediyorum. Duyan da tasarım harikası falan zannedecek. Fenerbahçe formasının daha kalın çubuklusu ve kol bolümü çirkin olanı işte.

Böyle bir kepazeliğe ne denir ki. Hayırlı işler.
6 Ocak 2011 Perşembe
Kazım Kazım
Halbuki Zico döneminin ortalarından itibaren ara ara ortaya koyduğu sağ kanat performansları ve son Daum döneminde ileri uçta tek adam olarak oynadığı maçlarda yakaladığı seviyeyi (hiç sahip olmadığı bir özellik olan) istikrar ile muhafaza edebilseydi, kadroda yer alması güven veren ve rotasyona girerek takımın kullanışlı parçalarından biri olan bir oyuncu olabilirdi. N'apak, kısmet değilmiş. Ama hatırlıyorum da Sheffield'dan ilk geldiğinde ufak bir efsane yaratmıştı kendi çapında, "Abi şu yeni gelen çocuk var ya, hem kanat, hem forvet arkası, hem de forvetmiş. Yeni Tuncay'ımız olur herhalde.", "olum İngiltere'deki hocası Kazım'ı sattılar diye ağlamış lan", "aga youtube'da videoları var süper herif ya", "Coca Cola Championship'te harikalar yarattığı için lakabı Coca Cola Kid'miş herifin" gibisinden diyaloglar forumlara ve sohbetlere meze olmuştu.
Gelelim "Galatasaray'da iş yapar mı?" sorusuna. Bana kalırsa mevkisi ve tarzıyla Kazım, Pino'dan hallice duruyor kağıt üstünde. Ama Fener'de yapmadığı veya yapamadığını becerir de işi ciddiye alıp, istikrarı da yakalarsa ortalama 50 dk.lık sürelerle GS'a faydalı olabilir. Ama bana öyle geliyor ki ciddiyet Kazım'ın lugatında olmayan bir sözcük. Bir de kendisine verilecek garanti paranın fazla oluşu bu hıyarı çalışmaktan ve oynamaktan daha da soğutur gibime geliyor.
Aslında gönlüm bir yandan da tekrar işe yara hale gelsin istemiyor değil, zira milli maçlarda da çok işimize yarayabilcek meziyetleri olan bir eleman. Ama bakalım zaman neler gösterecek.
Sonuçta,ilk geldiği zamanlarda FB'nin Galatasaray'ın elinden kaptığı mükemmel bir genç yetenek olarak lanse edilip "Fener'den Cimbom'a gol" başlıkları atılmıştı. Bakalım GS bu transferle skoru eşitleyebilecek mi?
4 Ocak 2011 Salı
Colin Kâzım Richards
Ciddi ciddi bu adamı aldık. Bir de yaramaz ilkokul öğrencileri gibi en son paragrafa saklamışlar, az daha görmeyecektik sizi gidi haylazlar sizi !
Hayatım boyunca ikinci kez bir transfer haberi tam karnımın ortasına yumruk yeme hissi yaratıyor. Birincisi de Emre'ninkiydi. Keita'yı Galatasaray değerlerine sahip değil diye gönderen, Misimovic'i disiplinsiz diye kadro dışı bırakan ey yönetim, ey teknik heyet. Hangi yüzle aynaya bakabiliyorsunuz ? Hayatımızın aşkını mahvettiniz, sıçtınız sıvadınız bugün üstüne bir de tüy diktiniz. Hayatımda ilk defa o formayı giyecek bir oyuncunun ciddi ciddi başarısız olmasını, topu her ayağına aldığında topun ayağına dolanmasını, yaptığı ortaların taca çıkmasını istiyorum. Rezil, kepaze olmanı istiyorum Kazım. Senin de, seni getirenin de o sözleşmeye imza attığı için bin pişman olmasını istiyorum. Hayatında yaptığın en kötü kararın bu olmuş olmasını istiyorum.
Yazıp yazıp siliyorum. Daha fazla küfür etmeden bu yazı nasıl tamamlanır bilmiyorum. Bugün yemek yemek, gülmek, nefes almak gelmiyor içimden. Şikeden seks skandallarına kadar her türlü pisliğe imza atmış, "sahada görmek istemediğimiz" ne kadar hareket varsa hepsinin uzmanı olmuş nurtopu gibi bir Kazım'ımız var artık. Bu olay bana o kadar koydu ki, Fener'den topçu aldık diye üzülmeye fırsat bulamadım bile.
Mümkünse Ali Sami Yen'deki son maça çıkmasın ama. Olur mu ? Bari onu yapın be.
Necati ? Kazım Kazım ???
Colin Kazım içinse ne yazılır ne çizilir gerçekten bilemiyorum. Bir elinde cımbız, bir elinde ayna adamın umurunda değil bu dünya. Bizde işi ne? Ne iş yapar? Parçalı forma yakışacak mı bu adama şimdi? Colin Kazım diyince Türkiye'ye ilk geldiği zamanki manitası geliyor aklıma sadece, şimdikinden daha güzeldi o. Başka ne denir ki bu futbol şaklabanına ?
Hani eskiden Fatih Akyel haberleri çıkardı arada, "yok canım o kadar da değil" falan derdik ya. Artık onu diyemiyoruz.
Neyse bu kadar da karamsarlığa kapılmamak lazım. Brezilya milli takımının sağ kanadının forma şansı bulamadığı, Bundesliga assist kralının kadro dışı kaldığı, geçen sene 40 maçta Liverpool'un sol beki olarak görev yapanın yedek kulübesinde umutla beklediği bir takımımız var. Servet Çetin, Mustafa Sarp, Gökhan Zan, Hakan Balta, Ayhan Akman, Barış Özbek, Ufuk Ceylan, Aykut Erçetin, Serdar Özkan gibi modern Türk futbolunun temel taşlarına sahibiz. Şanssızlıkların yakamızı bırakmadığı ilk sezondan sonra ikinci sezonu domine etmek için Necati ve Colin Kazım transferleriyle bu kadronun şahlanacağı aşikar. Çok yaşayın Adnan'lar, bizim nasıl aklımıza gelmemişti. Bu kadroya ilaveten defansa Bilica, ileriye Fatih Tekke bir de orta sahaya da Ceyhun'u falan alırsak tamamdır bu iş.
Simao Sabrosa mı Hugo Almeida mı, onlar da kim ? Colin Kazım geliyor bee.
24 Aralık 2010 Cuma
Ali Sami Yen'de küçük bir çocuk
1993-1994 sezonu, Galatasaray destansı bir şekilde Manchester United'ı Avrupa dışında bırakıp Şampiyonlar Ligi'ne "merhaba" demiş. İlk iki maçta alınan 0-0'lık Barcelona ve Spartak Moskova beraberlikleri gruba umutla başlamamıza vesile olsa da, deplasmanda Monaco'ya karşı alınan 3-0'lük mağlubiyet işleri biraz zora sokuyor. Dördüncü maçta rakip yine Monaco. Tarih 16 Mart 1994. Annesinin ve babasının ellerinden tutarak maça gelen 8 yaşındaki küçük bir çocuğun hayatı bugünden sonra bir daha asla eskisi gibi olmayacak.
Ne yazık ki Ali Sami Yen'deki ilk maçımı arzu ettiğim kadar net hatırlayamıyorum. Belki o an duyduğum heyecandan, belki üzerinden 16,5 sene geçmiş olmasından, belki de şimdi "keşke hatırlayabilsem" dediğim detaylardan o zaman bihaber olmam neticesiyle bu maç hafızamda bir kaç kısa görüntü ve resimden ibaret. Maça annem, babam, ben ve karşı kapı komşumuzdan benzer bir üçlü olmak üzere altı kişi gitmiştik. Maça giderken evden çıkış anımızı, kapalı alt tribünün yeni açık tarafında maçın neredeyse tamamını (o tribünün tamamı gibi) oturarak izlediğimizi, önemli pozisyonlarda tribündekilerin heyecanla ayağa kalkıp bu ayağa kalkma esnasında korkunç bir gürültü çıkarmasını, arkada oturan amcanın bize sürekli çekirdek ikram etmesini ve eski açık'tan başlayan o meşhur tezahürata kapalı tribün olarak CİMBOM diye bağırmamızı net bir şekilde hatırlayabiliyorum. Maç 0-1'ken çıkmaya yeltenmiş, koridora yöneldiğimiz anda 2. golü yemiştik. Ali Sami Yen'deki ilk maçım, malesef hüsranla son bulmuştu.
Acaba maç başlarken üçlü çekmiş miydik ? Maçtan önce futbolcuları tribünde çağırmış mıydık? Maçta "sarı-kırmızı-şampiyon-cimbom" dan başka neler bağırmıştık? Kapalı'da kaç davul vardı ? Sette kimler vardı ? O efsane tezahürat vesilesiyle Avrupa'dan sesimizi duymasını isteyip Monaco'ya kendini kollamasını gerektiğini hatırlatmış mıydık? Bunu bağırmıştık sanki. Sami Yen'deki ilk maçımla ilgili bütün bu detayları hatırlamayı çok isterdim, fakat malesef bu sorular benim için bir ömür boyu cevapsız kalacaklar.
Bir çok detayı eksik, genel görünüm itibariyle bulanık ve sisli olsa da bu maç için hayatımın en önemli maçı demek yanlış olmaz sanırım, zira o günden sonrakilerin hepsini bu maça borçluyum. O gün Ali Sami Yen'den çıkarken afallayıp kalmış, ne olup bittiğini belki zerre kadar bile anlamamıştım. Ama yine de içimde oraya tekrar, tekrar, tekrar gitmek için yanıp tutuşan bir his doğmuştu. Hani kulağa hoş gelen bir dil duyarsınız, hiç bir şey anlamasanız ama yine de o dili öğrenmek gelir ya içinizden, sanırım benim o gün hissettiklerimi en iyi bu açıklıyor. Ben o dili konuşmayı öğrenmeliydim, ve bunu orada öğrenmeliydim. O gün girdim, ve bir daha kopamadım Ali Sami Yen'den. Sonradan defalarca kez pişman olmuş olsanız da, beni o gün o maça götürdüğünüz için teşekkürler anne, teşekkürler baba.
