seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2011 Cumartesi

Rüyalar alemi

Geçtiğimiz gece hayatımın en ilginç rüya kombinasyonlarından birisiyle karşılaşınca bununla ilgili yazmaya karar verdim. Hani bir kitap okumaya başlarsınız da yazar kafa karıştırmak için sonradan birleşecek birbirinden bağımsız hikayeleri sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi ardı ardına anlatır ya, aynen öyleydi benim rüya kombinasyonum da.


Birincisinde bir otobüste İstanbul'dan San Fransisco'ya doğru yol alıyordum. Yolculuğun fiziken imkansızlığı bir yana, muavinin gelip feribot sırası beklediğimiz için normalde 20 saat olan yolculuk süresinin 21 saate çıktığını söylemesi, yan sırada oturan ve hayallerimizde derslere bile bikiniyle girip çıkan afetler olarak yer alan California hatunu, ve her koltuk arkasında bulunan medya portalında İsmail Türüt mp3 klasörü gibi detaylar rüya içindeyken bile bana "bu ne biçim rüya lan böyle" diye sordurttu. İsmail Türüt klasörünü biraz olsun karıştırmış olabilirim, itiraf ediyorum. Uçak korkumdan daha önce bahsetmiştim, kendime bu uçak korkusunu yenmek için de 2014 Dünya Kupası - Brezilya şeklinde bir hedef koydum. Lafı geçtiği zaman da "ama gemiyle, ama trenle, ama otobüsle, ama uçakla bir şekilde gideceğim" diye bahsediyorum. Sanırım bilinç altım bunların içinden bir tek otobüsle gitmeyi mantıklı olarak görüp diğerlerini silip attı. Umarım şaka yapıyordur.


Rüyanın ikinci perdesinde ise gözlerimi Stamford Bridge'deki soyunma odasında açtım. Boru değil, Chelsea'nin teknik direktörüyüm ve sahamızdaki ilk maç. Chelsea'dan oldum olası hiç hazzetmemişimdir, ne parası ne pulu beni asla cezbetmemiştir. Hali hazırda mavi renkli bir takıma (Napoli ve Marsilya hariç ama onların mavisi epey açık renk sayılır) sempati duymam epey güç. Sadece özellikle 80'li yıllarda İngiltere'nin anasını ağlatmış ruh hastası taraftar grubu Chelsea Headhunters'dan ötürü miniminnacık bir sempatim vardır kendilerine. Fakat bunun artık pek önemi yok, sonuçta ben bir profesyonelim ve eskiden pek bayılmasam da şu anda Chelsea'nin başındayım. Lampard, Drogba falan yanımdan geçip gidiyor, arada Mourinho'yu falan görüyorum. Neyse bu kadar beklemek yeter diyip sahaya çıkıyorum ve Stamford Bridge adeta yıkılıyor. Koşarak tribünleri selamlarken bir de ne göreyim, meğer rakip İngiltere'deki gözbebeğim Liverpool. İster istemez deplasman tribününe gelince duygusallaşıyor ve tribünün dibine kadar girip bir Liverpool'luya "Fuck Chelsea, I'm with Liverpool" tarzı bir şeyler söylüyorum. O da "Sen de haklısın, ne de olsa ekmek parası" dercesine gözlerini kırpıp sırtıma vuruyor. Alkışlarla turumu bitirdikten sonra şeref tribününe doğru çıkıyorum ve beni izlemeye gelen anneannemle sarılıp öpüştükten sonra rüya kendi kendine bitiyor.


Rüyanın üçüncü ve son perdesinde ise omzum Kadıköydeki 3-1'lik maçta çıkana kadar büyük bir heves ve aşkla devam ettiğim Brazilian Jiu Jitsu sporunu icra ettiğimiz salondayız, ve takımdaki en sevdiğim arkadaşlarımdan birisi olan Mert'le BJJ yapıyoruz. Omzum çıktıktan sonra bir türlü eskisi gibi olmadığı için spora dönemedim, ama 2 sene içinde hiç görmediysem rüyamda 40-50 kez BJJ yaptığımı gördüm diyerek ne kadar muhteşem bir spor olduğuna bir gönderme yapayım yeri gelmişken. Neyse Mert'le başarılı şekilde boğuştuktan sonra "İyi lan, omzum geçti heralde artık tekrar başlayabilirim" diye düşünerek rüyadan uyandım. Üçüncü rüya belki saçmalık skalasında en düşük olup akla en yatkın olanıydı kabul ediyorum, hatta uyandığım anda bu bölümü hatırlamıyordum. Sabah uyanıp maillerime girdikten sonra ise yaklaşık bir yıldır hiç konuşmadığım arkadaşımdan "Mert sizi Badoo'ya davet ediyor" şeklinde yarı spam yarı gerçek bir mail alınca bir anda rüya gözüme canlandı ve ister istemez bir "Hasss..." çektim.

Böyle şeyler muhakkak herkesin başına geliyordur. Uzun zamandır bir arkadaşınızı görmemişsinizdir, bir anda aklınıza gelir ve ertesi günü yolda görürsünüz. Çok sık olmasa da akılda yer edecek sıklıkta benim de başıma geliyor bu tuhaf meseleler ve batıl inancı sıfır olan biri olmama rağmen ister istemez aklımı kurcalıyor. Acaba normalde benzer şekilde 100 kişiyi düşünüp 99'unu ertesi günü görmüyor ve "Aa bak onu düşündüm ama nedense bugün görmedim" deme gereği duymuyor, fakat o geri kalan 1 kişiyi düşünüp görünce mi mucizelere inanıyoruz? Kimbilir...

17 Mayıs 2011 Salı

Ustalar Şehri

Geçtiğimiz Pazar günü, askerliğini yapan ve aynı zamanda da doğumgünü olan bir arkadaşımızı ziyaret için günübirlik bir Edirne yolculuğu yaptık ufak bir arkadaş grubuyla. Tabii bu gezimizde meşhur Edirne Tava Ciğerinin de önemli bir rolü vardı, Selimiye Camii ile beraber. Sabah erken saatlerde başlayıp aşağı yukarı 2,5-3 saat süren rahat bir araba yolculuğuyla önce askerimizi almak için Uzunköprü'ye gittik. Bu arada Uzunköprü hakikaten de uzun bir köprü. Hatta yaklaşık 1,3 km uzunluğuyla dünyanın en uzun taş köprüsü ünvanını taşıyor. Sağında solunda çeltik tarlaları ile Ergene Nehri'ni geçen gerçekten de güzel bir yapı.



Akabinde yarım saatlik kısa bir yol daha teperek Edirne merkezine vardık. İlk hedefimiz tabii ki de ciğerdi. Askerimizin bilgileri ışığında şehrin belki de en meşhur ciğercisi Niyazi Usta'ya girdik ki zaten kapıda ciğerlerin kızardığı yağın hafif ve davetkâr kokusu karşıladı bizi.



Tam kıvamında kızarmış çıtır çıtır ciğer, yanında bol sarımsaklı, zeytinyağlı ve koyu kıvamlı cacık, güneşte kurutulmuş sürprizli (bazıları hiç acı değilken, bazıları hatta çoğu ciğer kopartıyor) kırmızı biberler, tazecik kıpkırmızı domatesler ve kütür kütür soğanlar... Tam bir damak şöleni. Cacığı her daim koyu kıvamlı severim ama daha evvel bu kadar sarımsaklı denememiştim ve çok yakıştığını söyleyebilirim. Kırmızı biberleri ise ayrıca anlatmak lazım. Edirne'nin Karaağaç bölgesinin mahsulü olan ve güneşte kurutulan bu biberler o kadar acı ki yerel adı "Karaacı". Evlat acısı da deseler olurmuş aslında, o derece, fakat acıyı sevene ilaç gibi geliyor. Kurutulduktan sonra bir de yağda kızartılıp çıtır çıtır edilen biberler ciğere de pek güzel yoldaşlık ediyor. Soğan ve domateslerin tazeliği de hem şaşırtıcı hem de keyif verici, elma yiyor gibi oluyor yani o derece. Ciğeri ise mevcut kelime dağarcığım ile anlatmam mümkün değil gerçekten. Kızarkadaşım ki, ciğerin kokusuna dahi tahammülü yoktur, yiyebildi bir miktar. "Ciğer sevmem" diyen bir diğerinin 1,5 porsiyon yemesinden bahsetmiyorum bile. Porsiyonlar da bildiğimiz İstanbul porsiyonlarının rahat 1,5 katı vardır. Demem o ki fırsatınız varsa, muhakkak gidip yiyin. Hem lezzetli, hem de adam gibi doyuran mükemmel bir tecrübe oldu benim için. İstanbul'da yediğimiz tava -ya da yaprak- ciğerlere boşuna para vermişiz bu zamana dek.


Bu lezzet şaheserinden dört köşe olmuş vaziyette, şehirdeki bir başka şahesere doğru yola koyulduk. Çok bilindik bir ifadeyle Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği yapı gerçekten de çok haşmetli ve büyüleyici. Estetiği ve mimarisinin çarpıcılığına bir anda kapılıveriyosunuz. Dış yüzeyde, avluda ve camii içindeki bezemeleri, kapıları, pencereleri, mahfilleri, miharbı ve minberi ayrı ayrı sanat eserleri sanki. Öte yandan inşaat mühendisi olarak başka bir gözle, yani teknik açıdan bakıldığında etkileyiciliği daha da artıyor. Minarelerin ve kubbenin yüksekliği ve ihtişamı, o koca kubbeyi taşıyan devasa kolonlar ile kolonlar arasındaki geniş açıklıklar gerçekten de çok çarpıcı. Selimiye Camii'ni böyle bir paragrafla anlatmak pek de mümkün olmayacak herhalde, ayrı bir yazı ile bu büyük dahîye saygımızı göstermek gerek.


Tüm bu gezimiz boyunca, güzel sohbetlerimizin yanında, asker olan arkadaşımız, askerlikten, çilelerinden, sorunlarından ve tüm bunlar neticesinden kafayı çizen, kendine ve çevresine zarar veren, hatta intihar eden bireylerden de bahsetti. Kendisi de zaten anti-militarist olan, tüm olaylara bambaşka, insancıl ve düşünsel bir çerçeveden bakabilen bu dostumuzun söylediklerinin de etkisiyle son günlerde kafamı kurcalayan vicdanî ret mevzusunu bir kez daha düşünme fırsatım oldu. Ayrıca geziyi yaptığımız 15 Mayıs "Dünya Vicdanî Ret" günüydü, bu vesileyle de "kendi kararını vermek ve seçimini yapmak istediği için kendi devletince yargılanan" tüm vicdanî retcilere de bir selam vermiş olalım.

Toparlayacak olursak, büyük dahi, ustaların ustası Koca Mimar Sinan, onun ustalık eseri Selimiye ve kendi alanında bir üstad Ciğerci Cengiz Usta'nın katkılarıyla şenlenen bu güzel günü, ustalar şehri Edirne turumuzu tamamladık. Böyle kısa gezilerle insanın ruhunu besleyip canlandırmasının ne kadar önemli olduğunu da görmüş oldum bir kez daha ve gerçekten de çok iyi geldi. Tekrarlayalım, fırsatı olan herkesin muhakkak gidip görmesi ve tatması gereken güzellikler barındıran bir şehir Edirne. Herkese tavsiye olunur.

1 Mart 2011 Salı

O diil de #4 - Yunanistan

Yunanistan gezisiyle ilgili kısa kısa notları da bir derleyip toplayayım dedim, gitmek isteyenler için yol gösterici olur hem.

- Yunan alfabesi ilk bakışta karmaşık gözükse de mühendislik okuyanlar için çözmesi gayet kolay bir alfabe. Mühendislikte (bilhassa inşaatta) sık sık kullandığımız ve söylenişleri Ro, Alfa, Sigma, Beta, Mü, Nü, Lamda, Delta, Kappa, Pi, To, Gama, Omega, Theta, Epsilon (liste daha gider) olan semboller, isimlerini söylerken kullandığımız ilk harfe tekabul ediyor. Yani Ro'nun sembolü (p'ye benzer) Yunan alfabesinde R harfi, Delta'nın sembolü olan üçgen D harfi, ters bir y'yi andıran Lamda sembolü L harfi, vs diye gidiyor. Başka bir deyişle adamlar bütün alfabelerini matematiğin ve mühendisliğin içine sokmayı başarmışlar, helal olsun demek lazım. Mühendislikte bağ kuramadığım harfler de var, Y diye yazdıkları şeyi "U" diye okuyorlar. Mesela Türkiye büyük harfle TOYPKIA (Tourkia) diye yazılıyor. H diye yazdıklarını da "İ" diye okuyorlar. Normal İ de var ama, H'la farkını çözemedim. Kelime başında, ortasında ve sonuna olmak üzere üç ayrı Sigma var. Kelime başındaysa matematikteki toplama sembolü gibi, ortasındaysa inşaat mühendisliğinde kullandığımız gerilme sembolü gibi, kelime sonundaysa ise ç gibi bir şey yapıyorlar diyerek iyice kafa karıştırayım.

- Atina'ya hiç gitmedim ama Selanik ve Kavala gerçekten çok güzel şehirler. Selanik için kafadan iki günü, Kavala için bir yarım günü gözden çıkartmak lazım. Bilhassa Selanik sahil şeridi İzmir'deki Kordonboyu'nun aynısı. Gidişte ve dönüşte otobüsümüz İskeçe (Xhanti), Gümülcine (Komotini) ve Dedeağaç (Alexandrapoulos)'a uğradı, buralar da görüntü itibariyle güzel şehirlere benziyorlar, gidip görürsek daha detaylı yazabiliriz. Adaları falan da hesaba katarsak özetle güzel ve gidilip görülünesi bir ülke Yunanistan.

- Yunanistan halkında mutlaka bizde olduğu gibi bir insanı sırf başka bir ülkede doğduğu için sevmeyecek olan sağlam bir kitle vardır. Hatta bizdekinden daha fazla olabilir, neticede adamları yüzyıllar boyu yaşadıkları topraklar ve şehirlerden yollamışız resmen. İstanbul gibi yeri ben kaybetsem kırmızıyla beyazı yanyana görmeye tahammülüm olmazdı heralde. Buna rağmen en azından benim tanışıp muhabbet ettiğim ve Türk olduğumu söylediğim herkes bana inanılmaz bir samimiyet ve sıcaklık içerisinde davrandı. Bilhassa yaşlı insanların, Türk olduğunuzu duyunca yüzlerinde oluşan ifade çok şeyi anlatıyor. Özlem, hüzün, mutluluk, ne ararsanız var.

- Yunan kızları malesef Türk kızlarına göre güzellikte bir adım öndeler. Türkiye'de çana CC verirsek, Yunanistan'da (en azından Selanik'te) çana BB düşüyor. Zaten düşündüğünüz zaman burada da güzel bir kız görünce "göçmen mi acaba" diye düşünüyoruz ya, o göçmenlerin ana yurdu orası işte. Ayrıca kanımca dünyanın en güzel insan ırkını barındıran Bosna Hersek-Sırbistan-Makedonya gibi ülkelere fiziksel olarak bizden daha yakın olmaları gen havuzunu bir nebze daha güzelleştiriyor. Huylarını bilemeyeceğim ama, tabi günün birinde şöyle detaylı bir Yunan kızları raporu yazabilecek birikime sahip oluruz inşallah !

- Yunanistan'da kredi kartı olayı ciddi bir sorun. Bir çok yerde kredi kartı geçmiyor, ve bu benim gibi nakit taşmayı pek sevmeyen bir insan için büyük sıkıntı doğurdu. Hostele, yemek yediğim neredeyse her yere, atkı aldığım dükkana vb bir çok yere nakit ödemek zorunda kaldım. Üstelik döviz bürosu bulmak çin işkencesi, koskoca Selanik'te bir veya iki tane görebildim. Onlar da saat 4'te kapatınca son gün dımdızlak ortada kalıp, akşam yemeğini Paok stadında 1€'ya satılan leblebi-fındık ikilisiyle geçirmek zorunda kaldım.

- Yunanistan'a gitmeyi düşünen varsa mutlaka oradan kontörlü bir hat alsın kendine. Cosmote, Wind, Q yazan gördüğünüz herhangi bir dükkana girip derdinizi anlatın, pasaportunuzun yanınızda olması yetiyor. 3 gün boyunca Türkiye ve Yunanistan içi bir çok görüşmeyi hattı alırken verdiğim 3€'luk ücret dahilinde gerçekleştirebildim. Hatta son gün daha sınırı geçmeden milleti taciz etmek ve kontörlerimi bitirmek için Yunan hattıyla Türkiye'de ne kadar arkadaşım varsa abuk subuk mesajlar attım (cevap veren olmadı ne yazık ki) ama yine de bitmedi kontörlerim. Hayatımda harcadığım en bereketli 3€'ydu.

- İpsala sınır kapısından Yunanistan'ın en batı noktası olan Igoumenitsa'ya kadar Avrupa Birliği projeleri kapsamında muazzam bir otoyol inşaa etmişler, ismi Egnatia Odos. Bu güzergahı çok küçükken ailecek bir kez daha yapmıştık, o zamanki virajlı dağ yollarında helak olduğumuzu gayet net hatırlıyorum. Dağları delmişler, viyadükleri döşemişler, nefis bir yol yapmışlar. Igoumenitsa'nın önemi, İtalya'ya kalkan feribotların bulunduğu liman olması. Benim gibi uçağa binemeyen bünyeler için kendi arabasıyla sabah İstanbul'dan yola çıkıp akşam Igoumenitsa'da (yaklaşık 1000 km) ve dolaysıyla bir ertesi sabah Italya'da olmak mümkün. Yapılır mı, neden olmasın !

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yolculuk zamanı

2.5 saat sonra yola çıkıyorum kısmetse, Yunanistan'dan bol bol analiz, resim, video ve atkıyla dönmeyi planlıyorum. Mübarek gün sevgililer günü münasebetiyle Sevgili kızlar #3'i bugün yazacaktım, ama aşırı karambol bir gün oldu iyi yırttınız sevgili kızlar! Gelince yazarız artık, cümleten sevgiler, saygılar.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Dragoman

Gezmeyi gerçekten çok seven bir insan olmama rağmen, uçakla seyahat etmekten fevkalade korkuyorum. Malesef benim durumum "ay benim annem de uçaktan korkuyor, ama sakinleştirici alınca hiç bir şeyi kalmıyor" veya "ya uçmadan evvel bir şişe viskiyi devir, burdan Yeni Zelanda'ya kadar pamuk gibi uçarsın" seviyesinden bir nebze daha ileride. 3 kez psikologa gittim, fakat bir netice alamadım. Bu yıl itibariyle 10 yıldır uçağa hiç binemedim (işin enteresanı çocukken çok bayılmasam da binebiliyordum, 15 yaşında başladı bu korku ve hayır, uçakta hiç bir ters durum yaşamadım). 2 kez İngiltere'ye, 1 kez İtalya'ya trenle gittim, yurdun içindeki ücra noktalara otobüsle gittim falan filan. Bir gün geçecek ama nasıl geçecek ben de bilmiyorum. Neyse konuyu psikolojik durumumdan, Dragoman'a doğru çevireyim.

Dragoman'la bir tren yolculuğu esnasında tanıştım. Sofya'dan İstanbul'a dönerken, yan kabinimde Kanada'lı bir çift seyahat ediyordu. İstanbul'da ne yapacaksınız ne kadar kalacaksınız sohbetinin sonunda İstanbul'dan Kazakistan'a hareket edeceklerini söylediler. "Hmm, enteresanmış uçakla kaç saat sürüyor peki" sorusuna "uçakla değil, otobüsle gidiyoruz" cevabını alınca kendim gibi bir ruh hastaları bulmuş olmanın sevinci bir yana, epey bir şaşırdım. Sohbet koyulaşınca Dragoman isimli bir tur şirketiyle seyahat ettiklerini, şirketin dünyanın çeşitli noktalarında böyle abuk subuk tur organizasyonları olduklarını söylediler.

İstanbul'a iner inmez ilk işim internete girip bahsi geçen şirketi araştırmak oldu, ve haliyle o gün bugündür bu tip gezileri aklımdan çıkartıp atamıyorum. İstanbul'dan başlayan veyahutta yolu geçen çok sayıda gezisi var, İstanbul'dan Cape Town'a veyahutta Pekin'e kadar turlar bile var.


Turlar yukarıda görülen otobüse çevrilen kamyonlarla yapılıyor. Web sayfasını biraz inceleyip, bahsi geçen turların programlarına, haritalarına, resimlerine bakmanızı öneririm. Sitede gezerken bile kendinden geçiyor insan. Tabi ki bol bol zaman ve para lazım.

Böyle bir turla gezmek kadar bu tip bir işte çalışmayı da çok isterdim. Ev, aile, insanın kendi şehri falan iyi güzel kavramlar ama bir kere gelinen dünyada gezilecek görülecek o kadar çok yer ve yapılacak o kadar çok şey varken bir yere çakılı kalmak çok büyük bir israf gibi geliyor bana. Her grupta iki rehber oluyormuş, gezme gösterme işleriyle beraber otobüsü kullanma, grupla ilgili ayarlamaları yapma, vb işleri üstlenen. Bu şekilde bir ömür geçirmek tabi ki zor, ama en azından bir kaç senemi böyle bir işte çalışarak geçirmeyi çok isterdim gerçekten. Düşünsenize, hem dünyayı geziyorsun hem para kazanıyorsun.

Kimbilir, belki bir gün ?...