sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2011 Salı

El Secreto de Sus Ojos

Nueve Reinas yazısında listeye aldığımı söylemiştim, dün akşam izlemek nasip oldu El Secreto de Sus Ojos isimli Arjantin filmini. Oscar ödüllerinden pek hazzeden ve izleyeceğim filmleri aldığı Oscar'lara göre seçenlerden değilim, ama özellikle "en iyi yabancı film" ödülünden çok sağlam filmlerin çıktığını belirteyim, şahsi görüşüme göre Oscar'ın takip edilmesi gereken tek ödülüdür. Daha önce Ladri di Biciclette, 8 1/2, Cinema Paradiso, Z, Das Leben der Anderen ilk fırsatta akla gelen en iyi yabancı film oscarı almış ve kaçırılmaması gereken filmler. Bugün itibariyle listeye El Secreto de Sus Ojos'u da ekliyoruz.


Kısaca hikayesinden bahsetmek gerekirse emekli bir polis memuru anılarını ve özellikle meslek hayatında kendisini derinden ekleyen bir tecavüz vakasını yazmaya karar verir. Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen hala bu olayın ve adaletin tam olarak tecelli etmemiş olmasından ötürü rahatsızlık duymakta ve yaklaşık olarak olayla aynı zamandan beri aynı birimde çalıştığı bir üst mevkisindeki ablaya hasta olmaktadır. Kitabı yazmaya başladıkça olaylar gelişir, vs.

Muhteşem oyunculuklar, son sahneye kadar düşmeyen heyecan, keyifli dialoglar filmi oldukça başarılı kılmış. Filmin isminin İngilizce tercümesi "The secret in his eyes" oluyor bu arada unutmadan söyleyelim, zaten filmde gözler gerçekten önemli bir rol oynuyor. Stadyumda geçen ve adından çokça bahsettiren sahne muhteşem ötesi olmuş, (Arjantin olur da futbol olmaz mı?) Ali Vatansever hocamın söylediğine göre bilgisayar müdahelesi mevcutmuş ama. Zaten özel efektler kullanmadan öyle bir sahneyi çekecek teknolojiye henüz ulaşamadı insan oğlu takip edebildiğim kadarıyla.

Film en vurucu darbesini ise final sahnesiyle yapıyor. Çok uzun zamandır hissetmediğim, o omurgadan başlayıp tüm vücudu kaplayan garip hissi yaşadım filmin sonunda. Hani "Saw" veya "Psycho" veya "Oldboy" un son sahnelerini izlerken açık kalan ağzınızdan "hasss..." diye gevelerken vücudunuza dalga dalga yayılan titreme gibi bir duygu var ya, dün akşam o duyguyu çok uzun zaman sonra tekrar yaşamanın mutluluğuyla uyudum akşam. Sinemayı niye bu kadar sevdiğimi bir kez daha hatırlattı bana o duygu, keşke her film aynı duyguyu yaşatabilse izleyiciye. Uzun lafın kısası sevgili okurlarımıza tavsiyem ilk fırsatta bu muhteşem filmi indirip izleyiniz, pişman olmayacaksınız.

7 Mart 2011 Pazartesi

Alberto Granado

Galatasaray'ın hali ne olacak, kar ne günü yağacak, blog yasağı ne zaman kalkacak falan filan derken bu sabah ntvmsnbc'de gördüğüm bir haber beni gerçekten çok üzdü. Che Guevara'nın yol arkadaşı Alberto Granado vefat etmiş.


İzlemeyenler için Che'nin ve Alberto'nun 1950'lerde motorsikletle Güney Amerika'yı dolaşmalarını anlatan muhteşem ötesi Diarios de Motocicleta filmini de hatırlatmış olalım bahaneyle. Bir gün bize de nasip olur mu böyle bir gezi?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Nueve Reinas

Arjantin ihracatı bir "Organize İşler" için Nueve Reinas'a buyrun. 2000 yapımı film için, daha önce benzer dolandırıcılık filmlerinde kullanılan ve gördüğümüz çok sayıda klişeye rağmen nefis bir yapım olmuş diyebilirim. Oyunculuklar şahane, hikayenin işlenişi hatasız, müzikler ve mekanlar çok güzel, hatun ablamız acayip, e daha ne olsun. İzlediğim ilk Arjantin yapımı film oldu; futboluna, şehirlerine ve tabi ki kızlarına uzaktan uzaktan hayranlık beslediğimiz ülkenin sinemasını da yakından takibe alıyoruz. İlk etapta El Aura, El Secreto de Sus Ojos, El Hijo de la Novia vb filmlere göz diktik, haydi hayırlısı.


Filmin tek falsosu "Arjantin" filmi olup içinde futbolun yer almaması olabilir. Ne bileyim en azından bir sahneyi La Bombonera'nın orada falan çeker insan değil mi? Dışardan bile görsek, sarı-lacivert bile olsa razıyız. İnşallah diğer filmlerde ucundan da olsa top, konfeti, meşale falan bir şeyler görürüz.

25 Şubat 2011 Cuma

Scum

İngiliz yönetmen Alan Clarke'ın The Firm filminden daha önce bahsetmiştim. Hatta aynı yazıda, yönetmenin Made in Britain ve Scum filmlerini de duyduğumu ve en kısa zamanda izlemek gerektiğini yazmışım.

Made in Britain için Tim Roth'un ilk filmi olduğunu, ve ne muazzam bir oyuncu olacağının sinyallerini vermekten öte, alenen izleyenin gözüne soktuğunu söyleyebilirim. 16 yaşındaki Neo Nazi bir gencin her türlü otoriteyi reddedişi ve sıradışı yaşamı anlatılıyor filmde. İzlenir, ama Scum gibi unutulmaz bir film değil bence.

Scum ise çok daha gerçekçi ve güçlü bir film. Film, İngiltere'de 1980'li yıllara kadar kullanılan "borstal" ismi verilen ıslah evlerindeki yaşamı anlatıyor. Alan Clarke'ın 1977 yılında çektiği aynı isimli film yasaklanmış, yönetmen de bundan iki sene sonra biraz daha yumuşak versiyonunu çekmiş. Ben bu ikinci versiyonu izledim, zira ilkini bulmak epey zor, bulursam onu da izleyeceğim. Kendi içinde "yumuşak versiyon" olmasına rağmen hayatımda izlediğim en sağlam ıslahevi/hapishane filmlerinden biri olduğunu belirteyim. Benim gibi cezaevi, ıslah evi, sorunlu gençlik vs toplum konulu ve izledikten sonra uzun bir zaman insanın huzurunu kaçıran filmleri sevenler kesinlikle kaçırmasınlar derim. Görsel olarak izleyiciyi baya zorlayan sahneler var, bunu da söylemekte fayda var.


Filmde özellikle Archer karakterine dikkat derim. İngiliz aksanı harbiden yakışmış abimize.

"I mean, my experience of borstal convinces me that more criminal acts are imposed on prisoners than by criminals on society. Convinces you, eh?"

28 Ocak 2011 Cuma

The Firm

Bir iki hafta önce I.D. ile konuya giriş yapmıştık. 1989 yapımı, The Firm, tribün veya holiganlık konulu filmlerin öncüsü konumunda. Hikayesi gerçekçi, sahneleri gayet doğal ve inandırıcı. Sağlam bir film. Holiganlığı övmeden veya yermeden, olduğu gibi net bir şekilde anlatmış. Yönetmen Alan Clarke 'ın daha önce adını duyduğum Made in Britain ve Scum isimli filmlerini bir ara denk getirip izlemeyi düşünüyorum, öyle tahmin ediyorum ki This Is England havasında filmler. Niye bilmiyorum ama böyle zor toplum, sorunlu gençlik filmlerini acaip seviyorum.

Neyse biz The Firm'e geri dönelim. Hikayenin gerçekliği bir yana, oyuncuların hepsi inanılmaz bir iş çıkartmış. Özellikle de başroldeki Gary Oldman. Zaten Vincent Cassel'le beraber en favori aktörlerimdir. 6-0'ın canlandırmasını çekseler oturup izlerim. Oldman'nın filmdeki karakterinin daha sonra Leon'da oynadığı "Stansfield"a direk ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum. İkisi de benzer tipte, özetle mükemmel performanslar.


Filmde, West Ham United'ın ICF (filmde Inter City Crew olarak geçiyor, aslı Inter City Firm), Millwall'ın Bushwackers (filmde Buccaneers olarak geçiyor) ve isim vermeden Birmingham Zulus arasındaki mevzular anlatılıyor.

Euro 1988 için birlik olalım toplantısı, minibüs baskını, Oldman'ın karakteri Bexy'nin odası, Bexy'nin ailesiyle yaşadığı sıkıntılar, en sondaki baskın sahnesi filmde en akılda kalıcı ve güzel işlenmiş detaylar. Filmde futbol topunu bir veya iki kez görüyoruz, onu da belirteyim. Meraklısı kaçırmasın derim.


"Let's put a smile on you."


*
Jet hızıyla bir edit geldi, eklemeyi unutmuşum. Tribün konulu filmlerde hiç birine başrolde olmayıp, her filmde yer almayı başaran tek bir takım ve tayfası var: Millwall Bushwackers. Bunu da dip not olarak düşelim.

27 Ocak 2011 Perşembe

Z

Tesadüfen mi öyle denk geldi bilmiyorum, ama yakın zamanda epey siyasi içerikli film izlediğimi farkettim. En etkileyicisini en sona saklamışım diyip, bir süre ara vereceğim bu türe.

1969 yapımı "Z", Yunan yönetmen Costa Gavras'ın filmi. Filmde, 1960'lı yıllarda aynen ülkemizde olduğu gibi sağ-sol çekişmelerinin yer aldığı Yunanistan'da, barış yanlısı liberal demokrat Grigoris Lambrakis'in öldürülüşü, ve cinayetten sonra bir takım güçler tarafından (acaba hangi kurumlar) olayın üstünün kapatılmaya çalışılması, ve cesur bir savcının olayı aydınlatma mücadelesi anlatılıyor.

Teknik taktik detayına girmeyeceğim, inanılmaz etkileyici bir film. Filmde anlatılan olayların tamamı gerçek. Zaten açılış sahnesinin sonunda "Filmde gösterilen olayların, ölmüş veya hayatta olan kişilerle olan benzerlikleri tesadüfi değildir. Tamamı kasıtlı olarak yapılmıştır." yazısını görünce filmin konsunu önceden bilmeme rağmen yine de bir an "n'oluyoruz" diyip ekran başında doğruldum.

Komşumuz Yunanistan'da olup biten olaylarla, yakın dönem Türkiye tarihiyle ilgili inanılmaz benzerlikler görmek ciddi şekilde düşündürücü bir olay. Neyse ne olur ne olmaz, tesadüftür herhalde diyip fazla kafa yormayalım gece gece.

Bir kez daha söyleyeyim, çok ama çok etkileyici bir film. Kaçırmayın derim.



******* Spoiler olarak biraz ek bilgi vereyim. *******

Gerçekte de filmde olduğu gibi savcı olayı çözüyor, ve hükümet-polis-sağ üçgenini (bir yerden tanıdık geliyor mu?) deşifre etmeyi başarıyor. Fakat "kimi kimi şikayet ediyorsun" dercesine olayda parmağı olan herkes komik cezalarla yırtarken; olayın şahitleri araba kazalarıyla, camdan düşmelerle hayatlarını kaybediyorlar. Bu olayların devamında 1967 yılında Yunanistan'da ordu hükümete el koyuyor, ve 1974'deki Kıbrıs çıkartmasına kadar görevde kalıyor. Görevde kaldığı sürece halkının canına ezan okumayı da ihmal etmiyor tabi ki. Ordunun görevde olduğu sürede yasakladığı muhteşem bir liste var, bunun için filmin sonuna bakınız. Filmin isminin manası da filmin en sonunda izleyiciye açıklanıyor.

Z !

21 Ocak 2011 Cuma

O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias

Dün akşam izleyip yazmayı planlıyordum, fakat bugüne kaldı. İngilizce ismi, The Year My Parents Went On Vacation.
2006 yapımı Brezilya filmi, geçtiğimiz günlerde bahsettiğimiz "O Que É Isso, Companheiro?" ile aynı zaman diliminde geçiyor ve doğal olarak temelinde benzer meseleler yatıyor.



Sondan söyleyeceğimi baştan söylemek istedim bu sefer, çok ama çok güzel bir film. Yaşadığı dünya, bir çocuğun gözünden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Futbol aşkı, arkadaşlıklar, mahallenin en güzel hatununa duyulan hayranlık ("izleyici de aynı hayranlık hissiyle filmin akışına dahil ediliyor üstadım" diyerek "hatuna hasta olduk abi"yi entel dantel bir kalıpta belirtelim), ailesine duyulan özlem, liste uzayıp gidiyor. Hepsinde mükemmel bir iş çıkartmış yönetmen.

Ailesinden uzak kalmak zorunda olan küçük bir çocuk, ve hiç alışık olmadığı bambaşka kuralları olan bir dünya. Gelenek göreneklerine bağlı kendi halinde yaşlı bir Yahudi; ve bir anda bakmak zorunda kalacağı, hayatını baştan aşağı değiştirecek küçük bir çocuk. Bu eşleşmeler nefes keser.

Filmin en başta iki küçük oyuncusu olmak üzere bütün oyuncuların performansı ve castingleri muhteşem. Mauro'yu oynayan genç resmen oyuncu olmak için dünyaya gelmiş, geçtiğimiz 4 sene içinde büyük çapta bir filme imza atmamış olmasına baya şaşırdım. Tepkileri, hareketleri o kadar doğal ki ya dünyanın en aptal çocuğu ve etrafında olup bitenin film olduğunu çözememiş ya da çok büyük oyuncu. Müzikler, dilin güzelliği olayına hiç girmiyorum bile çünkü başta da belirttiğim gibi, Brezilya filmi. Filmi yer yer geri alıp sırf söylenilen cümlenin güzelliği için tekrar tekrar oynattım. Güzel dilsin vesselam, Brezilya lehçeli Portekizce.

Özetle her şeyiyle çok doğal bir film olmuş. Brezilya sineması gerçekten çok güzel işler çıkartıyor, korkuyorum eskiye dair güzel örnekleri izleye izleye bitecek ve mahrum kalacağız yenileri çıkana kadar diye.


Allah kimseyi baktırtmasın böyle annesinin babasının ardından.

20 Ocak 2011 Perşembe

Das Boot

İki-üç gündür sınavlardan başımızı kaldıramadık, blogumuzu ihmal ettik. Sınavların bitmesiyle beraber yavaş yavaş hayata dönüyoruz. Aslına bakarsanız bu akşam aklımda başka bir film izleyip, onunla ilgili bir şeyler yazmak vardı ama "film izlemeye hali olmamak" neymiş bugün onu öğrendim. Yine de bir şeyler karalamak istiyorum, öbür filmi de yakın zamanda yazarız.

Bugüne kadar Alman sinemasından bir kaç örnekle karşılaşmışlığım var (Das Experiment, Das Leben der Anderen, Lola Rennt, Goodbye Lenin, vs) ve şansa mı oldu bilmiyorum ama beğenmediğim bir tane bile film çıkmadı. Hepsi belli bir kalitenin üstünde tekrar tekrar izlenebilecek filmler. Das Boot filmi de diğer hemşehrilerinden geri kalmadı. Aslında bu filmi tam 3 sene önce almıştım, fakat 3,5 saate yakın uzunluğu sebebiyle bir türlü cesaret edip de girişememiştim. Bir kaç ay evvel "artık bunu izlemem lazım" diye kafaya koydum ve sancılı bir süreçten sonra oturup nihayet izleyebildim. Hakikaten böyle bir sendrom var bu arada, bazı aldığım veya indirdiğim filmleri bir türlü izleyemiyorum ne hikmetse. Tam başlayacağım alt yazısını bulamıyorum, alt yazısını buluyorum ama evden erken çıkmam gerekiyor, başka gün onu izleyesim gelmiyor falan böyle çıkmaza giriyor bazen enteresan bir durum.

Neyse konudan sapmayalım, filmi izlemeyenler ve merak edenler için kısa bir özetini geçeyim, Das Boot filminde 2. dünya savaşı döneminde bir Alman denizaltısı'nda yaşananlar anlatılıyor. Film 3,5 saat uzunluğuna rağmen heyecanı bir dakika bile elden bırakmıyor. Özellikle karakterler ve oyunculuklar mükemmel. Savaşın manasızlığından sıkılmış kaptan ve denizaltıya yeni katılan genç Alman subayının fikir çatışmaları, insanoğlunun savaş konusunda belki de yüzyıllardır sorguladığı ve sorgulayacağı şeyleri farklı ve orijinal bir bakış açısından irdeliyor. Makine fetişisti asker, karısını özleyen başmühendis, denizaltındaki savaş fotoğrafçısı gibi yan karakterler de gayet başarılı.


Gerektiği zaman günlerce gün ışığı görmeden, temiz hava almadan, daracık bir çelik tüpün içinde 20-30 tane erkekle(kız olsa neyse) savaş konumunda beklemek dünyanın en sıkıntılı ruh hallerinden birisidir diye tahmin ediyorum, film bu ruh halini oldukça gerçekçi yansıtmış hakikaten. İzlerken bile daralıyor bazen insan. Sürekli bir aksiyon hali olmasa da (aksiyon sahneleri de yeterince geriyor) yazının başında da bahsettiğim gibi film bir şekilde izleyici hiç saate baktırtmadan 3,5 saati su gibi akıp geçirttiriyor, kafasında birsürü soru işreti bırakmayı da ihmal etmiyor. Filmin sadece son sahnesinin biraz hazırlıksız ve yersiz olduğunu düşünüyorum, biraz aceleye getirilmiş bir sahne gibi geldi bana ve vermesi gereken duygu selini tam olarak veremedi. Kimbilir, belki yönetmen bunu bilerek yapmıştır; savaşın insanların hayatına bazen gayet yersiz ve onları hazırlıksız yakalayarak girebileceğini belirtmek için.



Filmin kanımca en güzel sahnelerinden biri, Manş denizinde İngiliz gemilerini arayan denizaltı'da hep bir ağızdan söylenen İngilizce şarkı sahnesi. Alman subayın tepkisine dikkat (genç subaylar rahatsız).

"It's a long way from Tipperary, It's a long way from home"

Alaaaaarm !

17 Ocak 2011 Pazartesi

Versiyon Derken... #2

Res'in yazdığı "Versiyon Derken" yazısını, yazı dizisine çevireyim dedim. Bu tarz orijinal çalışmalar benim de hoşuma gidiyor. Manyağın biri Stanley Kubrick'in efsane gerilim filmi "The Shining" 'i almış, kesmiş, biçmiş ve tamamen filmin sahnelerini ve dialoglarını kullanarak ortaya bir romantik-komedi fragmanı çıkartmış. Yaratıcılığına ve zekasına hayran kaldım her kim yaptıysa. Filmi izlememiş olanlar önce bu fragmanı, sonra filmin kendisini sonra da tekrar fragmanı izlesinler bence.





Yeri gelmişken bu fragmanın bize ulaşmasında emeği geçen, İTÜ'de en çok isteyerek ve severek gittiğim ders olan "Sinema Sanatı" dersinin değerli öğretim görevlisi Ali Vatansever'e buradan bir selam yollayalım.

14 Ocak 2011 Cuma

I.D.

Futbol filmlerine The Damned United" ile giriş yapmışken tribün konulu filmlerden devam edelim. 1995 İngiliz yapımı I.D. filmi, benzer temalı filmler olan Football Factory ve Green Street Hooligans 'dan hikayenin ilerleyişi bakımından biraz ayrılıyor. Bahsi geçen iki filmde de ana karakterler tribün grubunun neferleri iken I.D. filminde başrollerde polis memurları var.

I.D. 'de, hayali Shadwell takımının tribünü, İngiliz holiganizminin namına yakışır bir şekilde ortalığı kasıp kavuruyor ve hükümet dahil herkese illallah dedirtiyor. Son bir çare olarak dört polis memuru grubun arasına karışarak grubu içten çökertmekle görevlendiriliyorlar. İçlerinden birisinin bu yeni girdiği ortama kendini biraz fazla kaptırmasıyla ve orada bulunma sebebini yavaş yavaş unutmasıyla olaylar gelişiyor.



Bahsi geçen karakterin değişimini oldukça başarılı bir şekilde ele almışlar bana kalırsa. Oyunculuklar genel olarak gayet iyi, futbol-tribün-holiganizm üçgenindeki kaynağını ve mantığını bir türlü çözemediğimiz fakat bağımlılık yaratan adrenalin fırtınasını da gerçekçi bir şekilde yansıtmışlar. Zaten bu tip filmlerdeki en önemli detay da bu bence.

Filmdeki isimler hayal ürünü olsa da "Demir Lady" Margaret Thatcher döneminde hükümetin tribün gruplarını içten çökertmek için aynı yönteme başvurduğunu söylemek gerek. Tribündergi'nin ilk sayısında bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı vardı, bir şekilde bulabilirsem paylaşacağım burada.

Filmi bulmak biraz zor, torrentte falan bulamamıştım hatta. Şansa amazon'da denk gelip The Firm ile beraber sipariş etmiştim, iyi ki de etmişim.

Yakın zamanda benzer konulu diğer filmleri de yazmak istiyorum, özellikle The Firm ve Green Street Hooligans hakkında yazılacak çok şey var zaten.

13 Ocak 2011 Perşembe

O Que É Isso, Companheiro?

Bir arkadaşımın "mutlaka izle" tavsiyesi üzerine uzun zamandır aklımda olan fakat bir türlü fırsat bulamadığım Brezilya filmini dün akşam fırsat bulup izleyebildim. İngilizce'ye "4 Days in September" diye çevrilen film, 1960'lı yıllarda Brezilya'daki askeri cuntanın halk üzerindeki baskısını, ve bu baskıdan bıkanların başkaldırısını anlatıyor.

Filmde aklıma yatmayan bir iki detay olsa da genel itibariyle filmi beğendim. Arkadaşım sağolsun filmin en sonunu söylediği için film pek fazla heyecan yaratmadı bende, belki sonunu bilmesem daha çok beğenebilirdim bilmiyorum. Karakter değişimleri güzel işlenmiş; özellikle başta duygusal hiç bir tepki göstermeyen, sert devrimci Maria'nın filmin sonlarına doğru "Ölmek istemiyorum" diye ağlaması tüyleri diken diken etti. Aynı şekilde filmin başlarında biraz "hadi devrimcilik oynayalım" havasındaki karakterlerin filmin sonlarına doğru işin ciddiyetine varıp sazı ellerine almaları da güzeldi. Vietnam, Kara Panter organizasyonu, uzaya giden ilk köpek Laika gibi dönem göndermeleri yerindeydi. Bunlara ilaveten Brezilya aksanlı Portekizce, dünyanın dinlenesi en güzel dili olabilir, biri gelip 24 saat konuşsa sıkılmadan dinleyebilirim. Yakın zamanın güzide Brezilya filmleri Cidade de Deus (City of God) ve Tropa de Elite (Elite Squad) 'yi de yeri gelmişken de tavsiye ederim, zaten yakın bir zaman içinde Cidade de Deus'u da yazmayı düşünüyorum.

Filmde 5-10 saniyelik de olsa çok güzel bir tribün görüntüsü var. Brezilya olur da futbol ve Maracana olmaz mı? Olmaz tabi.



"Companhiero" Portezikce yoldaş demekmiş bu arada, fakat arkadaş, kankican gibi manalarda da kullanılıyormuş. Hatta eski başkan Lula çok sık kullanırmış, söylenişi bu kadar güzel kelime az bulunur herhalde. Latin dillerindeki kulağa en hoş gelen kelime olarak düşündüğüm Commandante'yi dün gece itibariyle tahtından indirdi.

12 Ocak 2011 Çarşamba

The Damned United

Futbol konulu filmler güzel oluyor, en dandiği bile insana kendini bir şekilde izlettirebiliyor. Blogumuzun ağırlığı futbol ve sinema üzerine olduğuna göre ikisini fırsat buldukça buluşturmak lazım. Yazının etiketlerde hem "futbol"u, hem de "sinema"yı etiketlemek fikri insanı heyecanlandırıyor, bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz.

Brian Clough'un hayatını anlatan, The Damned United filmi'nden bahsetmek istiyorum bugün. Brian Clough için, 1970'lerde İngiltere'ye damgasını vuran 2-3 teknik adamdan biri demek yanlış olmaz. Sıradan bir ikinci lig takımı olan Derby County'e 4 sezon içinde Avrupa'da yarı final oynatan ve Nottingham Forest efsanesini yaratan kişi oluyor kendisi aynı zamanda.


Bu iki görev arasındaki bir Brighton macerasının yanında 44 gün süren bir de Leeds United dönemi var Clough'un, film işte bu 44 günlük dönemi anlatıyor. 35 sene evvelini anlatan bir film çekmek pek kolay olmasa gerek ama o havayı güzel yakalamışlar diyebilirim. Şımarık futbolcular, camia üzerindeki dev gölgeler falan filan derken iki ülke futbolu arasında benzerlikler bile kurdum filmi izlerken. Futbola gönül veren, özellikle benim gibi ada futbolu diyince tüyleri diken diken olanların kesinlikle kaçırmaması gereken bir film.


"The greatest English manager never to manage the England team."

9 Ocak 2011 Pazar

Into the Wild

Bir sinema filminin insan üzerinde bıraktığı, o bazen tarif edemediğimiz etkinin sebebi tam olarak nedir ? Sadece "güzel filmmiş" den öte bir şeyleri olması gerekiyor sanki. Diyaloglar, oyunculuklar, ışık, senaryo, çekim teknikleri falan hepsi tamam ama seyircinin kendi hayatıyla bir bağ veya empati kurabildiği, onu düşüncelere iten filmler çok başka türlü oluyor bence. Tabiri caizse adamın bağırsaklarını düğümleyebiliyor.

Into the Wild, bana bu bağırsak düğümlemesini en sağlam yaşatan filmlerin başında geliyor diyebilirim. Hayata sorduğu sorular, sorguladığı düzen, hayatın bize dayatmaları ve bütün bunları itip "Yok arkadaş, siz kafanıza göre takılın ben bu oyunda yokum" diyen bir karakter. Özetle bambaşka bir film.

Hayatın içindeki bir çok şeyi ve dünyamızın maddiyatçı düzenini samimiyetsiz bulan, bütün bu iş güç bu mücadele ne için diye sık sık düşünen ve özellikle kendi başına seyahat etmeyi sevenler bu filmde kendilerinden çok fazla şey bulacaklar.

Filmin hikayesinin güzelliği bir yana, muhteşem doğa manzaraları ve müzikleri için bile tekrar tekrar izlenir. Uzun lafın kısası, bu filmi izleyin.

"Society, have mercy on me, I hope you're not angry if I disagree.
Society, crazy and deep
, I hope you're not lonely without me."



Benim pozum lan bu.

Filmin hikayesinin gerçek hayattan uyarlanmış olduğunu da belirteyim bu arada. Yine de siz siz olun, filmdeki gibi bir işe kalkışırsanız annenizi babanızı habersiz bırakmayın, günahtır.

6 Ocak 2011 Perşembe

Mio Fratello È Figlio Unico

İlk yazıda üçüncü sıraya koymuşum ama yazma sırası daha yeni geldi sinemaya. Hayatımdaki yeri futbol kadar eski olmasa da kısa sürede o açığı kendi çapında epey kapattı. Tabi futbolu ve tribünü tahtından indirmesi biraz zor ama emin adımlarla yükselişini sürdürüyor. Neyse uzun lafın kısası, sinemaya da sık sık yer vermeyi düşünüyorum blogda.

İtalyan filmlerinin çok garip bir havası var. Cinema Paradiso olsun, Mediterreano olsun, L'ultimo Baccio olsun izlerken ister istemez "Abi bunlar Türk ya" diyor insan. Karakterler, olaylar, tepkiler falan tamamen bizim hayatımızdan alınmış gibi. Üstüne İtalyan müziklerini de koyunca tadından yenmiyor gerçekten.

Son zamanlarda en çok keyif aldığım filmlerin başında da bu İtalyan filmi geliyor. Türkçe çevirisi, "Abim evin tek çocuğu". 1960'lar İtalya'sında küçük bir çocuğun gözünden izlemeye başladığımız hikayede çocuğun en başta abisi olmak üzere ailesiyle ilişkisi, yavaş yavaş büyümesi, büyüdükçe değişen dünya görüşü insanda dönüp tekrar tekrar izlemek istenen bir tad bırakarak anlatılıyor. Film bittikten sonra bir çok parçasını tekrar tekrar seyrettim diyebilirim.

Daha fazla detay vermek istemiyorum, ama film en güzel sahnesini en sona saklamış diye ilave edeyim. Tüyler diken diken oldu o en son deniz kenarındaki sahnede. Uzun lafın kısası, bu filmi kaçırmayın.



Dipnot: Francesca ismi, zaten güzel bir isim. Madem filme Francesca diye karakter koyuyorsunuz, bari ortalama güzellikte bir kızı oynatın da bizi filmi durdurup durdurup mal gibi ekrana baktırtmayın. Fena oluyoruz.