19 Mayıs 2011 Perşembe

Hayat & Futbol

["futbol aslında çok basittir. zor olan o'nu basit oynamaktır" (johan cruyff)]
["hayat futbola fena halde benzer" (savaş dinçel - dar alanda kısa paslaşmalar)]
+
___________________________________________________________

"hayat aslında çok basittir. zor olan o'nu basit yaşamaktır."



18 Mayıs 2011 Çarşamba

Ciao Blucerchiati...

Pazar akşamı oynanan maçta Palermo'ya 2-1 yenilen Sampdoria Serie A'ya veda etti. Maç sonrası 2002'den beri takımda olan kaptan Angelo Palombo'nun gözyaşlarına boğulup tüm stadı dolaşarak taraftarlardan özür dilemesi yürekleri burktu. 



Daha evvel bir yazımızda da değindiğimiz üzere güzel bir stada ve iyi tribünlere sahip bir takım olmalarına rağmen, bana kalırsa devre arasında Cassano (Milan) ve Pazzini'nin (Inter) takımdan ayrılmaları bu sonucu getiren en önemli sebepler oldu. Bu iki oyuncunun gidişiyle Manchester United'dan kiralanan Macheda ise doğal olarak onların yerini dolduramadı. Sezonun ilk yarısını 6 galibiyet, 8 beraberlik ve 4 mağlubiyet alarak ve de 20 de gol atarak 9. sırada geçmişlerdi. Gel gelelim ikinci yarıda ise yalnızca 12 gol atarak sadece 2 galibiyet, 4 beraberlik alabilmelerine karşın 13 kez mağlubiyeti tattılar. Bu 13 yenilginin 9'unda gol dahi atılamamış olması 2 etkili golcünün eksikliğini daha da çarpıcı bir şekilde ifade ediyor. 




Öte yandan bu küme düşüşün transfer piyasasına hareketlilik kazandıracağını söylemek de pek yanlış olmaz. Zira Sampdoria sezon boyunca adları başka kulüplerle anılan kaliteli ve genç oyunculara sahip. Bu isimlerin başında İsviçre milli takımında da oynayan yetenekli sol bek Reto Ziegler (25) ve "yeni Pirlo" olarak lanse edilen Andrea Poli (21) geliyor. Bunlara ek olarak forvet Nicola Pozzi (24), sol açık Vladimir Koman (22) ve orta saha Fernando Tissone (24) de sayılabilir. Ayrıca kaptan Angelo Palombo (29) da Serie A'daki istisnasız her kulüpte oynayabilecek kapasitede bir oyuncu olmasına ve taliplisinin de bol olmasına karşın kaptanın gemiyi bırakacağını çok sanmıyorum.

üst sıra: Ziegler, Poli, Pozzi, 
alt sıra: Koman, Tissone, Palombo

Sen önceki sezonu 4. bitir, bu sezon başında Şampiyonlar Ligi ön elemesi ve ilk yarıda UEFA Avrupa Ligi maçları oyna, sonra gel sezon sonunda küme düş. Hakikaten de inanılır gibi değil ve eminim ki şu anda Sampdoria taraftarı da buna inanamıyordur.


1987-88, 1988-89 İtalya Kupası Sahibi, 1988-89 UEFA Kupa Galipleri Kupası Finalisti ve 1989-90 Şampiyonu, 1990-91 Serie A Şampiyonu, 1991 İtalya Süper Kupası Şampiyonu ve 1991-92 Şampiyonlar Ligi Finalisti olarak İtalya ve Avrupa'da bir dönem esip gürlemiş olan Sampdoria inşallah bir sezon sonra çok kan kaybetmeden Seria A'ya ve gelecekte de eski günlerine dönmeyi başarır. Umarım bu "ciao" bir addio" olmaz.



Bu da ne garip kulüp armasıdır arkadaş, her baktığımda başka bir şey görüyorum.

17 Mayıs 2011 Salı

Geleceğe Dönüş

Selim'in geçen gün Adanademirspor üzerinden bahsettiği üzere Spor Toto 2.Lig play-off maçları Antalya'da, Mardan Antalyaspor Stadı'nda oynanmaya devam ediyor. Selim tarafını belli etmiş zaten, bari ben de safımı tutayım. 



Doğma, büyüme Sakaryalıyım ve Sakaryaspor'un da kalbimde daima ayrı bir yeri vardır. Ama bundan ötesi bir futbolsever olarak Sakaryaspor'un taraftarıyla, tribünüyle, şehriyle, altyapısıyla ve geleneğiyle diama en üst ligde mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum. En azından taraftar bunu hakediyor.


1987-88 sezonunda Türkiye Kupası'nı kazanan ve ertesi sene ülkemizi Kupa Galipleri Kupası'nda temsil eden efsane takımın üzerinden çok zaman geçti. O zamandan beri takım, "asansör takım" kimliğinden kurtulamadığı 1. Lig (Süper Lig) maceralarının ardından son 3-4 senedir başta yönetimsel hatalar neticesinde tepe taklak gitti ve son iki sezoundur 2. Lig'de mücadele ediyor. 


Play-off'ların gediklisi Sakarya 'da bu sene işler iyi gitti aslında. Takımı çok iyi bilen, kulüp içersinde oldukça saygı gören ve Süper Lig'e çıkılan son 1.Lig yolculuğunda da takımın başında olan Şaban Yıldırım yönetiminde takım 2.lig Kırmızı grubu 4. bitirerek play-offlara kalmayı başardı. Dün akşam oynanan maçta da Sakaryaspor, Konya Torku Şekerspor karşısında 1-0 mağlubiyetten maçı 3-1 almayı başardı ve yarı finale yükseldi.




Takım Geleceğe Dönüş yapmaya çalışıyor, bakalım başarabilecekler mi? Yarı final maçı Perşembe 19.00'da Beyaz grubu 3. bitiren Bugsaşspor ile oynanacak. Demem o ki Sakaryasporumuz bu sene gelsin, Adanademir de seneye artık. Hadi hayırlısı...


O değil de Cafercan ne gol atmış yalnız...

Ustalar Şehri

Geçtiğimiz Pazar günü, askerliğini yapan ve aynı zamanda da doğumgünü olan bir arkadaşımızı ziyaret için günübirlik bir Edirne yolculuğu yaptık ufak bir arkadaş grubuyla. Tabii bu gezimizde meşhur Edirne Tava Ciğerinin de önemli bir rolü vardı, Selimiye Camii ile beraber. Sabah erken saatlerde başlayıp aşağı yukarı 2,5-3 saat süren rahat bir araba yolculuğuyla önce askerimizi almak için Uzunköprü'ye gittik. Bu arada Uzunköprü hakikaten de uzun bir köprü. Hatta yaklaşık 1,3 km uzunluğuyla dünyanın en uzun taş köprüsü ünvanını taşıyor. Sağında solunda çeltik tarlaları ile Ergene Nehri'ni geçen gerçekten de güzel bir yapı.



Akabinde yarım saatlik kısa bir yol daha teperek Edirne merkezine vardık. İlk hedefimiz tabii ki de ciğerdi. Askerimizin bilgileri ışığında şehrin belki de en meşhur ciğercisi Niyazi Usta'ya girdik ki zaten kapıda ciğerlerin kızardığı yağın hafif ve davetkâr kokusu karşıladı bizi.



Tam kıvamında kızarmış çıtır çıtır ciğer, yanında bol sarımsaklı, zeytinyağlı ve koyu kıvamlı cacık, güneşte kurutulmuş sürprizli (bazıları hiç acı değilken, bazıları hatta çoğu ciğer kopartıyor) kırmızı biberler, tazecik kıpkırmızı domatesler ve kütür kütür soğanlar... Tam bir damak şöleni. Cacığı her daim koyu kıvamlı severim ama daha evvel bu kadar sarımsaklı denememiştim ve çok yakıştığını söyleyebilirim. Kırmızı biberleri ise ayrıca anlatmak lazım. Edirne'nin Karaağaç bölgesinin mahsulü olan ve güneşte kurutulan bu biberler o kadar acı ki yerel adı "Karaacı". Evlat acısı da deseler olurmuş aslında, o derece, fakat acıyı sevene ilaç gibi geliyor. Kurutulduktan sonra bir de yağda kızartılıp çıtır çıtır edilen biberler ciğere de pek güzel yoldaşlık ediyor. Soğan ve domateslerin tazeliği de hem şaşırtıcı hem de keyif verici, elma yiyor gibi oluyor yani o derece. Ciğeri ise mevcut kelime dağarcığım ile anlatmam mümkün değil gerçekten. Kızarkadaşım ki, ciğerin kokusuna dahi tahammülü yoktur, yiyebildi bir miktar. "Ciğer sevmem" diyen bir diğerinin 1,5 porsiyon yemesinden bahsetmiyorum bile. Porsiyonlar da bildiğimiz İstanbul porsiyonlarının rahat 1,5 katı vardır. Demem o ki fırsatınız varsa, muhakkak gidip yiyin. Hem lezzetli, hem de adam gibi doyuran mükemmel bir tecrübe oldu benim için. İstanbul'da yediğimiz tava -ya da yaprak- ciğerlere boşuna para vermişiz bu zamana dek.


Bu lezzet şaheserinden dört köşe olmuş vaziyette, şehirdeki bir başka şahesere doğru yola koyulduk. Çok bilindik bir ifadeyle Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği yapı gerçekten de çok haşmetli ve büyüleyici. Estetiği ve mimarisinin çarpıcılığına bir anda kapılıveriyosunuz. Dış yüzeyde, avluda ve camii içindeki bezemeleri, kapıları, pencereleri, mahfilleri, miharbı ve minberi ayrı ayrı sanat eserleri sanki. Öte yandan inşaat mühendisi olarak başka bir gözle, yani teknik açıdan bakıldığında etkileyiciliği daha da artıyor. Minarelerin ve kubbenin yüksekliği ve ihtişamı, o koca kubbeyi taşıyan devasa kolonlar ile kolonlar arasındaki geniş açıklıklar gerçekten de çok çarpıcı. Selimiye Camii'ni böyle bir paragrafla anlatmak pek de mümkün olmayacak herhalde, ayrı bir yazı ile bu büyük dahîye saygımızı göstermek gerek.


Tüm bu gezimiz boyunca, güzel sohbetlerimizin yanında, asker olan arkadaşımız, askerlikten, çilelerinden, sorunlarından ve tüm bunlar neticesinden kafayı çizen, kendine ve çevresine zarar veren, hatta intihar eden bireylerden de bahsetti. Kendisi de zaten anti-militarist olan, tüm olaylara bambaşka, insancıl ve düşünsel bir çerçeveden bakabilen bu dostumuzun söylediklerinin de etkisiyle son günlerde kafamı kurcalayan vicdanî ret mevzusunu bir kez daha düşünme fırsatım oldu. Ayrıca geziyi yaptığımız 15 Mayıs "Dünya Vicdanî Ret" günüydü, bu vesileyle de "kendi kararını vermek ve seçimini yapmak istediği için kendi devletince yargılanan" tüm vicdanî retcilere de bir selam vermiş olalım.

Toparlayacak olursak, büyük dahi, ustaların ustası Koca Mimar Sinan, onun ustalık eseri Selimiye ve kendi alanında bir üstad Ciğerci Cengiz Usta'nın katkılarıyla şenlenen bu güzel günü, ustalar şehri Edirne turumuzu tamamladık. Böyle kısa gezilerle insanın ruhunu besleyip canlandırmasının ne kadar önemli olduğunu da görmüş oldum bir kez daha ve gerçekten de çok iyi geldi. Tekrarlayalım, fırsatı olan herkesin muhakkak gidip görmesi ve tatması gereken güzellikler barındıran bir şehir Edirne. Herkese tavsiye olunur.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Adanademirspor şanssızlığını kıracak mı?

Dün oynanan Bank Asya'ya çıkma play-offlarında 0-0 biten maçın uzatma dakikalarında 1-0 geriye düşen Adanademirspor, 120. dakikada bulduğu golle maçı penaltılara götürdü ve penaltılarda Yeni Malatyaspor'u elemeyi başararak yarı finale kaldı. Çarşamba günkü rakip Bandırmaspor. Adana'da şu anki heyecanı tahmin etmek güç değil, takım yıllardır bir üst lige çıkmanın kapısından o kadar şanssızca döndü ki, dünkü maçtan sonra acaba artık şansları döndü mü diye düşünmeden edemiyor insan. İçten içe bir korku da finale kadar çıkıp yine aynı şekilde elenmeleri, Allah korusun tabi ki. Adanademirspor - Sakaryaspor finali olursa hele tadından yenmez. Maçlar yakında olsaydı gitmeye niyetim vardı ama final tatili haftası Antalya'ya gitmek pek akıl kârı değil.



33. saniyedeki "Alleeaaam" çığlığına dikkat, bu takım çıkmasın da kim çıksın?

Tamam, seneye de Sakarya ve Kocaeli'ni alacağız.

"Yiyorsa counter'a gel"

Blogu tamamen futbol, tamamen sinema veya tamamen siyaset eksenine kaydırmaktan yana değilim ama hem Galatasaray olarak hem de ülke olarak öyle günler yaşıyoruz ki, insanın futbolun'un f'sinden bahsedesi gelmezken siyaset düşünmeden edemiyor.

Bugün hem İstanbul'da hem de Türkiye'nin çeşitli yerlerinde 22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek internet sansürüne karşı tepki yürüyüşleri vardı. Bu protestolar ilk çıktığında 22 Mayıs ismi sürekli döndüğü için sağdan soldan duyduğum "15 Mayıs" tarihine pek fazla itibar etmemiş ve kendimi haftaya saklamıştım.


Tabiri caizse büyük saçmalamışım. Taksim muhteşem bir gün yaşadı bugün. Eylem için değil fakat Fransızca dersim için orada olup dersten çıkınca yürüyüşün tam ortasında kalmak gerçekten bugünün unutulmaz bir gün olmasını sağladı benim için. Yaratıcılıkta sınır tanımayan pankartlar ve sloganlar vardı, fakat Fransızca tayfası olarak favorimiz el emeği bir "Yiyorsa counter'a gel" pankartı oldu. Ne yazıkki resmini çekemedim!

O kadar genç, aydın ve güzel bir kitle vardı ki bugün insan ister istemez "acaba?" diye düşünmeden edemiyor. Acaba bir gün Türk genci uyanacak mı? 30 yılı aşkın süredir kendisini koyun gibi gütmeye çalışanların farkına varacak mı? Hakkının aramanın hakkı olduğunu görebilecek mi? Korkmadan, baskı görmeden gördüğü yanlışları haykıracak gücü ve cesareti kendinde bulabilecek mi?

Böyle günlerden sonra buna inancım artıyor. Daha geniş katılımlısı ve daha güzeli 22 Mayıs'a !

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Üniversite festivali resmi içeceği : Doğuş Çay

Bu yıl itibariyle üniversite (bahar festivali, gençlik festivali, şenlik falan diye de geçiyor) festivallerinde alkol satışı yasaklandı. Normalde pek fazla alkol tüketen birisi değilim ayrı mesele fakat böyle yasak olunca insanın daha bir canı çekiyor, yasak elma hikayesinde olduğu gibi.

18 yaş 24 yaş tartışılır belki orası ayrı konu ama üniversite festivalinde alkol satışı yasaklanacak noktaya geldiysek bu ülkede bazı şeyler gerçekten yolunda gitmiyor. Nerede yasakçı bir zihniyet varsa orada da pratik çözüm vardır mantığı neyse ki halen geçerliliğini koruyor, millet ya önceden içip geliyor ya da çantasının köşesinde orasında burasında bir iki şişe bir şey sokmaya çalışıyor. Sayın başbakan youtube yasağıyla ilgili "Ben girebiliyorum, isteyen bir yolunu bulup girer" minvalinde bir laf etmişti zamanında, heralde alkol olayı sorulsa yine benzer bir tepkiyle karşımıza çıkacaktır. Kendi yasaklaktırttığı şeyi yapabilmek için canbazlık yapan ve bunu açıkça halkına itiraf edip üstüne bir de tavsiye eden bir ülke lideri ancak bizim ülkemizde olur heralde. E madem öyle niye yasaklattırdın o zaman?


Neyse konumuza geri dönelim. Bu yıl festival resmi içeceğimiz çay ve yanında tabi ki püskevit. Bir "bira cips" ikilisinin yerini tutması güç belki ama mütevazı kadrosuyla Süper Lig'de tutunmaya çalışan takım misali elinden geldiğince mücadele ediyor bu ikili. Nice mutlu çaylı püskevitli üniversite festivallerine!

"Abi geçen gün üç arkadaş iki büyük çay bitirdik, ne ortam vardı bir görsen..."

10 Mayıs 2011 Salı

1996

Normalde pek adetim değildir ama dün Hürriyet'in Kelebek ekine bakarken buldumu kendimi bir anda. Kim kim'e ne demiş Demet Akalın kime laf sokmuş falan filan derken güzel bir kız resmi dikkatimi çekti, kendisi İstanbul sosyetesinin güzide isimlerinden birisiyle nişanlanan Faber Castell ailesinin genç damat adayının kız kardeşiymiş. "Of be hatuna bak, hem güzel hem zengin" falan diye düşünürken haberin altındaki "15 yaşındaki ikizler Sarah ve Victoria ise güzellik ve şıklıklarıyla göz doldurdu" yazısını görmemle insanlığımdan utanmam bir oldu. 15 yahu, onbeş ! Doğum yılı 1996, bindokuzyüzdoksanaltı.

Ara sıra aklıma gelip beni düşünürse de, zamanın hakikaten ne kadar çabuk geçtiğini bana bu kadar iyi gösteren başka bir örnek olmamıştı. 1996 yahu, hani şu Souness'in bayrağı diktiği, Jumanji filminin geldiği, Zeki Müren'in öldüğü, Alpay'ın Vlaovic'i düşürmediği, İstanbul'un Habitat diye hala ne işe yaradığını çözemediğim bir dalgadan ötürü tüm kaldırımlarının sökülüp yeniden yapıldığı, Avrasya feribotunun kaçırıldığı hatta Susurluk kazasının olduğu seneden bahsediyorum.

O yıl doğan bebekler bugün neredeyse büyük büyük insanlar olmuşlar. Küçükken yaşlılar derdi de inanmazdık, ama vakit hakikaten çok çabuk geçiyor galiba. Gidişat öyle ki bundan bir beş-on sene sonra güzel bir kız göreceğiz, "kaç yaşındaymış" diye sorunca "2000'li abi" diyecekler. Arkama bakmadan kaçarım yeminle.

Kaldığımız yerden

Devam edelim diyorum yavaştan. Blog yasağı olduktan sonra kendi adıma pek bir şey yazmayı düşünmemiştim. DNS ayarı değiştirerek girmek mümkündü tabi ki ama sanki yeteri kadar insan okuyamayacak (yüzbinlere hitap ediyoruz) gibi geliyordu, biraz da bu kadar saçma bir ülkede yaşadığımız için hevesim kalmamıştı. Peşinden iş-güç, okul bitirme telaşı, biraz da başka türlü şeyler eklenince blogu tamamen unuttum. Kaç kişi okur, veyahut merak eden olmuş mudur bilmiyorum tabi ki ama yazma gereği hissettim yine de, okur kitlemize karşı sorumluluk hissediyorum ufaktan da olsa.

Uzun lafın kısası kaldığımız yerden devam edelim. Yasak falan olmasın, kalpler kırılmasın.

17 Nisan 2011 Pazar

Let the 'El Clasico's begin!!!

İş, güç, okul, geleceğe dair adımlar, mutluluklar ve sorunlar derken blogumuzu biraz ihmal ettik. Gelen, gören ve okuyan herkesten kendim ve selim kardeşim adına ufak bir özür... Bu ayrılığı noktalamak içinse, FM oynarken önemli maçlar için "Save & Load" yapan hilekarlar gibi, üst üste 4 kez, 17 günlük El Clasico maratonunun başlamış olmasından daha güzel bir sebep olamaz herhalde...

Kaynak : acetobalsamico.blogspot.com
Bundan yaklaşık 1,5-2 sene evvel 2009'un Mayıs-Haziran'ı gibi iki güzel kardeşimle El Clasico'ya gitmek üzere niyetlendik. Yine 2009'un Kasım'ında oynanan maça girebilmek için neredeyse elimizden gelen herşeyi yaptık. Barcelona'ya gittik de aslında, ama bu şölenin bir perdesini mabet Camp Nou'da izlemek nasip olmadı. Maçı La Rambla'nın arka sokaklarının birinde, İrlanda Pub'ı tarzı bir mekanda bir yanımızda Katalanlar, diğer yanımızda da gurbetçi Türk kardeşlerimizle maçı izleyebildik. Velhasıl, zaten desteklediğimiz ve gönül verdiğimiz Barça'mızın bu her daim en önemli olan maçı kalbimizin bir köşesinde yaradır. Önceleri çok heyecanlı ve gönülden izlediğimiz bu maçlar, o başarısız atağımızdan beri sanki daha da bir anlam kazandı. Artık fikstürler açıklanınca ilk baktığımız Fener-GS derbileri değil de El Clasico'lar oldu.

Neyse, fazla uzatmadan bugünkü maça gelecek olursak; başlarda ve ilk yarının büyük bölümünde maç bir El Clasico'dan çok uzaktı. Zira sadece Mesut-Pepe değişikliğinin bile Jose Mourinho'dan çok "Lucescu soslu Yılmaz Vural" kafasında olduğunu söylemek abes olmaz. Ama Mourinho da böyle bir adam işte, "varsın oynattığım futbol, rakibi oynatmamaya yönelik bir kontra oyunu olsun, ama yeter ki maç benim olsun" mentalitesinde kazanma odaklı bir herif. E bir de kara bulut gibi takip eden bir 5-0 gerçeği var. Tırsmış ister istemez. Ama Barcelona ilk yarı pek de tınlamadı. Yine kütür kütür pasları yapıp, her an Madrid kurgusunda hata kovaladılar. Hele 19.dakikada Messi'nin girdiği pozisyon öncesindeki resital, ağızlarda hoş bir tad bıraktı. Akabinde, 26. dakikada verilmeyen bence "NET" penaltı ise bizim Gümülcüklü Barcelonalılar derneğinde homurdanmalara sebep olmadı desem yalan olur.


Yine de ilk 45 dakikada her iki takımda maça başladıkları düşüncelerini korudular. Barça'da her zamanki muazzam paslı, sabırlı, daima hata ve boşluk arayan oyun; Real'de ise, orta sahada rakibin oyun kurucularına ve Messi'ye yönelik sert baskı ve kazanılacak muhtemel toplarla hızlı ve ani ataklar. Yalnız Guardiola'nın her daim oynattığı ve artık neredeyse mükemmelleşen taktiğinde zerre değişiklik yokken; Mourinho'nun sırf bu maça - ve belki de maçlara - özel hazırladığı ve uyguladığı (tıpkı Inter'deykenki Barcelona maçlarına benzer mantıkta) yeni bir kurguyla sahaya çıkması da bence ilgi çekiciydi. Zira Pep "Real Madrid de gelse Tarragona da gelse bu takım böyle oynar hüleyn" şeklinde bir 'racon' keserken, Jose "ananski, Barça geliyor beyler, dağılın" gibisinde tırsar gibiydi.


Neyse ki ilk yarının sonlarına doğru Real'in biraz daha önde oynama gayreti, Barça'da da Messi ve Villa'nın hafiften canlanma emareleri gösterip markajdan kurtulma çabaları sayesinde maç 5-6 dakika için de olsa heyecanlandı. 42'de Messi'nin - Rıdvan'ın tabiriyle - yoktan var ettiği pozisyon, 45'te Real'in kale önündeki etkili hücumu derken maçın ilk devresi tamamlandı.

İkinci yarı, sanki ilk yarı bitmemiş, oyuna 15 dakika ara verilmemişçesine hızlı başladı. karşılıklı kontra girişimleri ve 48 dakikada C.Ronaldo'nun çok güzel örneklerini defalarca sunduğu 'ölü yaprak vuruşu' frikiği yürekleri bir süre ağızda tuttu. Hatta "yüreğimiz ağzımıza gele gele, ağzımızda yer kalmadı" adeta (Ertem Şener ağzın doluyken konuşma). Derken 51. dakikada Busquets kendinden beklenmeyecek kadar güzel bir pasla Villa'ya "ya at, ya da penaltı yaptır" dedi gibi duydum ama emin değilim. Villa da iyi çocuk tabii "ne demek Sergio, ortaya bir kırmızı kart da yaptırayım mı istersen" demiş, maç sonunda aradı söyledi. Hülasa, Albiol eski takım arkadaşı tarafından duşa erken yollanırken, Messi de "Dünya üzerinde dalga geçmedik kaleci komayacağım" projesine Casillas'ı da ekledi kalenin ta göbeğine vurduğu penaltısıyla ve ligdeki 30, bu sezonki 49'uncu golünü attı cici çocuk. Mourinho'nun takımlaraına gol atamama durumu da ortadan kalkmış oldu. Fakat golden sonra kafasını gösterip gösterip ne demek istedi onu bilemiyorum. "Buna kafa derler" de olabilir, "kafam girsin" de olabilir, meçhul.


Golün sonrasında maçın ritmi yine ilk yarıdaki düzeye indi. Barça yine top çevirip rakibi yoklamaya başlarken, Real artık 10 kişi  kalmanın da etkisiyle hem orta alandaki baskısını, hem de topu ileri taşımada ve kontralarda düzgün organizasyonlar yapma etkinliğini kaybetti. Pepe'nin geri çekilmesiyle Messi ve orta alan oyuncularının etkisini arttırdığı bu kısımda Xavi'nin 62'de direkten dışarı giden şutu gol olsa zaten Mourinho yerine oturur, daha da kalkmazdı herhalde. Bunu gören Jose de durur mu hiç, yapıştırdı değişiklikleri ve Kasap Pepe'yi yine Barça orta sahasının üstüne saldı ki orta sahada kaybettiği üstünlüğü biraz daha tekrar geri alabilsin. Buna ek olarak da defans hattını da öne çekerek biraz risk de aldı takımı ileri doğru ivmelendirmek için ancak bu bölümde oyun tamamen Barcelona'nın kontrolünde ve istediği şekilde ilerledi.


Derken, Mesut'un oyuna ısınması, Pepe'nin yeniden Real orta sahasına direnç kazandırması ve Adebayor'un Barça defansını daha geriye iterek hem Mesut'a hem de C.Ronaldo'ya alan yaratması Real'i canlandırdı ve peş peşe ataklar yapmalarına olanak tanıdı ki Real tüm bunların neticesinde 82. dakikada bir penaltı kazandı ve C.Ronaldo'nun kıymetli ayakları tarafından gole çevrildi. Golden sonra da yaptığı kartal pençesiyle seneye Beşiktaş'a gelebileceğine dair bir sinyal çaktı.


Bu gol hem Barnebeu'yu, hem de Real Madrid'i canlandırdı ve maçı büyük süprizlere ve heyecana gebe bir son 10 dakikaya taşıdı. Nitekim, pozisyonlarıyla, kavgalarıyla gerçek anlamda başlı başına bir derbi oldu bu son 10 dakika. Yine de çabalar sonuçsuz kaldı ve maç 1-1 noktalandı.

Maçın ardından özetlersek:

- Mourinho takımı bu 16 günlük 4'lü El Clasico paketine hem fiziksel, hem taktiksel, hem de mental açıdan çok özel ve farklı bir şekilde hazırlamış. Bu kritik döneme artık pek de iddialarının kalmadığı La Liga maçıyla başlamaları da tüm bu çalışmaların sonuçlarını gözleyebilmek adına önemli bir test oldu. Görüldü ki, önümüzdeki 15 gün çok heyecanlı ve zevkli 3 maç daha bizi bekliyor.


- Ayrıca bu Jose, belki itin, belki artistin önde gideni, bayrak sallayanı falan ama taktiksel açıdan hakikaten çok üst düzey bir hoca. Ha sevmem etmem ayrı, ama kesinlikle takdir edilmesi gerek. Orta sahadaki Pepe ısrarı, 10 kişi kaldıktan sonra aldığı riskler ve yaptığı değişikliklerle takıma hissettirdikleri ve ne olursa olsun kazanmak için oynaması... Her şeyiyle bu maçla başlayan seriye odaklandığı ortada. Özellikle Şampiyonlar Ligi maçları için çok heyecanlanıyorum. Kral Kupası Finali de İspanya'daki ilk kupasını alabilmesi açısından ayrı bir merak ve heyecan.

- Real Madrid, 5-0'ın rövanşı gibi görülen bu maçta aldığı beraberlikle hem rahatladı, hem de taraftarı rahatlattı sanki. Kalan 3 maçta bu psikiolojik sıkıntıdan arınmış olacaklardır. Barcelona ise puan farkını korumuş olmanın huzuruyla kalan maçlara motive olmaya başlayabilir.

- Bu maçta Pepe'ye tanınan tolerans Şampiyonlar Ligi seviyesinde de olur mu şüpheliyim. Keza bu akşam Pepe rahat 4 sarı kart görürdü ki hiç bir tane bile görmedi.

Allahım niyet ettim, niyet eyledim bu maçımı kart görmeden bitirmeye. Amin.
- Bu bağlamda hakemi de beğenmediğimi belirteyim. Atlatığı penaltı, kritik fauller ve kartlarla maçın sonucuna direk etki etti. Olsun bu skor da bize yeter, daha fazla yüklenmeyeyim hakeme...

- Pedro, Barcelona kadrosunun bence en zayıf halkası. Altyapıdan yetişmemiş olsa değil bu takımda oynamak, transfer bile edilmeyeceğini düşünüyorum. Ha kesinlikle farklı meziyetleri var, özellikle gol bölgesinde falan zaman zaman etkili. Ama bu gece yine gördük ki yerleşik savunmalar karşı yapılan ısrarlı ve sabırlı hazırlık paslarında çok top eziyor. Afellay'ın bir an evvel yetişip o mevkiyi ele geçirmesini diliyorum.

- Her ne kadar Afellay'ı çok sevsem de, Barça'nın hücum bölgesinde kadro derinliğinin olmadığı da bir gerçek. Evet çok ciddi bir sakatlık krizi yaşanmadıkça, sahaya kaliteli ve etkili onbirler çıkarabilir Pep belki. Ama kulübede oturanların, asların eksikliğini hissettirmeden o pozisyonu ikame edebilmesi çok olası değil. Bu bölgeye bir operasyon çok güzel olur, pek de güzel iyi olur.

- Ve son olarak Mesut. Yine girdi, maçın kaderini değiştirdi ve Madrid taraftarının Kaka'nın nerelerde olduğunu neden umursamadığını bir kez daha gösterdi. Helal olsun Mesut, helal olsun Fatih Terim.


1 gitti, kaldı 3. Yalnız yazmayı da özlemişim ha.