25 Kasım 2011 Cuma

Eyüp

Bu yazıda 2 kişiden bahsetmek istiyorum size, ikisinin de adı Eyüp.


1. Eyüp, 4'ü erkek 5 çocuğu olan Karslı bir ailenin 2. büyük evladı. İlkokulu birleşik eğitim veren bir köy okulunda bitirmesi bile mucizeyken, azmedip ortaokul ve liseyi de Kars'ta tamamladı. İdealleri ve hayalleri vardı. Düzenin çarpıklığına bir tepkisi, aklında fikirleri vardı. Yılmadı, çalıştı. "Mülkiye" olarak da bilinen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazandı. 4 sene boyunca iyi derecelerle sınıfları birer birer geçti, arkadaşları arasında sevildi ve sivrildi. Öğrenci Konseyi'ne başkan oldu. Bir gün okullarına Süleyman Demirel'in geleceğini duydu. Bilinçli ve tepkiliydi. Ama yine de bir şey yapmamaya karar verdi. "Son dönemim, bitirmemi de verdim, bir stajım kaldı. Onu da tamamlayayım o zaman çıkarım karşısına" diye düşündü. Kendine hakim olmaya çalışıyordu. 


Bazen içinize bir his doğar, ne olduğunu anlamazsınız ama bilirsiniz bir şeyler olacağını. O gün de Eyüp için öyleydi. İçi kıpır kıpır ediyordu. Demirel'in konuşma yaptığı salon hınca hınç doluydu. Destekleyenler alkışlıyor, tezahüratlar yapıyor; protesto edenler de ıslıklayıp tepkilerini gösteriyordu. Eyüp arkadaşlarının "hadi sen de sor  bir soru, göster gününü" gazlamalarına tepki vermiyordu. Derken soru sormak isteyen birine elden ele uzatılan mikrofon bir anda onun eline geldi. Belki bilerek belki de içgüdüsel olarak ayağa fırladı. 


"Bu ülkeyi 1. yönetişinizde ne verdiniz? 2. yönetişinizde ne verdiniz? 3.,4. seferlerde ne verdiniz ki, 5. kez başbakanlığa talip oluyorsunuz? Bir insan bir hatayı 1 kez yapar, 2 kez yapar, 5 kez de yapmaz ki."


Salonda kısa bir sessizliği büyük bir gürültü takip etti. "Helal olsun"lar ile "Yuh"lar birbirine girdi, salondaki karşıt görüşlü öğrencilerin kendileri gibi. Güvenlik görevlileri Demirel'i Rektörle beraber dışarı çıkarırken, Eyüp'ü de kolundan tuttukları gibi Dekan'ın odasına götürdüler. "Bu yaptığın kabul edilemez, hemen disipline sevkedeceğiz seni" dedi Dekan. "Yapmayın, etmeyin" demedi. İdealist olduğu kadar dik kafalıydı da çünkü. "Bana bunu yapmaya hakkınız yok. Sırf düşündüklerimi söyledim diye beni disiplin kuruluna yollayamazsınız" dedi. Devir yapılamayanların, yapılmaması gerekenlerin yapıldığı devirdi. "Gör, bak" dedi Dekan yüzünde sinsi bir ifadeyle. Çok sinirlendi, "Bu kafayla daha çok yaşamazsınız" dedi. Dediği an pişman oldu belki ama laf ağızdan çıkmıştı bir kere. "Atın bunu dışarı" diye bağırdı Dekan.


Olayın üzerinden bir hafta geçmemişti ki arkadaşlarıyla kahvaltı ederlerken, içlerinden biri "Hass.ktir" dedi, "Dekan'ı bıçaklamışlar!". Zaman karışık zaman tabii ama son günlerde Dekanla bir husumet yaşayıp, onu tehdit eden kim vardı; Eyüp. Apar topar gözaltına alındı, nezarette bekletildi uzunca bir süre, güzelce(!) sorgulandı. Tüm bunlar olurken üniversite yönetimi, ışık hızında okuldan attı Eyüp'ü. Çok da uzun olmayan bir süre sonunda gerçek suçlu bulundu ama iş işten geçmişti Eyüp için. Demirel'e yaptığı "saygısız ve utanmaz" davranışı ile Dekan'a savurduğu tehdit, kararın onanmasına ve örgün eğitimle ilişiğinin kesilmesine yetti. Hayallerini, umutlarını, halk ve millet için yanıp tutuşan kalbini alıp terketti Ankara'yı, daha da gitmedi.


2. Eyüp yağız bir delikanlıydı. 18'inden sonraki her yazı, eli ekmek tutsun, ailesine bir katkısı olsun diye çalışarak geçirirdi. Klasik "bir ustanın yanına girsin, hem işi öğrensin, hem de ticareti" mantığıyla çalışıyordu ama yöntemi biraz farklıydı. Çevrede yeni başlayan ya da devam eden şantiyelerden biriyle anlaşıyor, bir tane de işi bilen demirci kalfası bulup, bu şantiyelerin demir işlerini yaptırıyordu. Kalfayla 4 liraya anlaşıp, işverenden 5 lira alıyor, aradaki fark da cebine kalıyordu. 


Gel zaman git zaman, bazen adam eksikliğinden, bazen laf olsun diye bir ucundan tuttuğu demir işini öğrendi, hem de iyi öğrendi. O kadar ki, kardeşlerine, kuzenlerine, köylülerine de öğretip kendi ekibini kurdu. Artık başka kalfa aramıyor, kendisi demirci kalfalığı yapıyordu, hem de iyi yapıyordu. O kadar ki, işverenlerinden biri vasıtasıyla Rusya'da bir şantiyeye gitti ekibiyle. Oradaki şantiyede yaptıkları iş beğenilince Tataristan'da başka bir projeye geçtiler. Orada bir kızla tanıştı. Gencecik bir İngilizce öğretmeniydi kız. Evlendiler. Rusya'daki işler tamamlanınca, Eyüp'ü ve ekibindekileri de sıla hasreti sarınca döndüler Türkiye'ye. Eşiyle annesi de geldiler. Eyüp Kars'a dönmedi, İstanbul'da kurdu düzenini. Eşi de özel bir okula girdi İngilizce öğretmeni olarak, Türkçesini de ilerletti. 2 de çocukları oldu. Eyüp İstanbul'daki şantiyelerde demir işleri aldı, büyük işler. Artık herbiri birer kalfa olmuş kardeşleriyle idare ettiler bu işleri.


Derken geçtiğimiz Şubat ayında gazetede bir haber okudu 2. Eyüp, "25 Şubat 2011 tarih ve 27857 (Mükerrer) Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6111 Sayılı Kanun'un 173. maddesinin geçici 58. maddesine göre terör suçundan hüküm giyenler hariç, üniversitelerden her ne sebeple olursa olsun ilişiği kesilenler ile bir programı kazandıkları halde kayıt yaptırmayanlar, Kanunun yürülüğe girdiği 25 Şubat 2011 tarihinden itibaren 5 ay süreyle öğrenimlerine tekrar başlayabilmek için ilgili ilgili oldukları Üniversite Rektörlüklerine başvurabilirler.". Bir daha okudu, yetmedi tekrar. Yıllar sonra, 2. Eyüp'e yeniden 1. Eyüp olma şansı verilmişti. Gözleri parladı. 21 yıl önce Ankara'dan ayrılırken valizine doldurduğu, ama hiçbir zaman bir kenara atmadığı hayallerinin, umutlarının üzerindeki tozu üfledi bu haberle. Kalbi zaten hep halkın ve milletin haliyle alakalıydı ama yine eskisi gibi tutuşmaya başladı. 21 yıl önce küstüğü Ankara'ya döndü. Kovulduğu okuluna başı dik bir şekilde girip yaptırdı kaydını. Bir stajı kaldı, onu da tamamlayınca hep istediği gibi siyasete atılacak Eyüp. Ha bu zamana kadar da yapardı siyaseti aslında, hatta şu anda yapanların alayından da iyi yapardı ama üniversiteden atılmış olmanın hüznü ağır çöktü hep omuzlarına, boynunu büktü, yapamadı. Ayrıca her işi, onun okulunu okuyanların yapması gerektiğine de inanmıştı Eyüp. 
Artık başı dik ve hep olduğu gibi gururlu girebilir siyaset sahnesine. 


İşte, daha yeni tanıştığımız bir gün gelip "Şefim, Simyacı'yı okudunuz mu siz?" diye sorup aklımı hoplatan, Marksist teorinin eksikleri nelerdir, Sosyalizm neden çökmüştür, sosyal devlet nasıl olmalıdır konularında ders verecek derecede bilgili, üniversite okumuş demirci kalfası Eyüp'ün hikayesidir bu.


İster istemez bir soru canlanıyor aklımda; bir ömürde kaç hayat yaşayabilir insan? 

4 Haziran 2011 Cumartesi

Rüyalar alemi

Geçtiğimiz gece hayatımın en ilginç rüya kombinasyonlarından birisiyle karşılaşınca bununla ilgili yazmaya karar verdim. Hani bir kitap okumaya başlarsınız da yazar kafa karıştırmak için sonradan birleşecek birbirinden bağımsız hikayeleri sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi ardı ardına anlatır ya, aynen öyleydi benim rüya kombinasyonum da.


Birincisinde bir otobüste İstanbul'dan San Fransisco'ya doğru yol alıyordum. Yolculuğun fiziken imkansızlığı bir yana, muavinin gelip feribot sırası beklediğimiz için normalde 20 saat olan yolculuk süresinin 21 saate çıktığını söylemesi, yan sırada oturan ve hayallerimizde derslere bile bikiniyle girip çıkan afetler olarak yer alan California hatunu, ve her koltuk arkasında bulunan medya portalında İsmail Türüt mp3 klasörü gibi detaylar rüya içindeyken bile bana "bu ne biçim rüya lan böyle" diye sordurttu. İsmail Türüt klasörünü biraz olsun karıştırmış olabilirim, itiraf ediyorum. Uçak korkumdan daha önce bahsetmiştim, kendime bu uçak korkusunu yenmek için de 2014 Dünya Kupası - Brezilya şeklinde bir hedef koydum. Lafı geçtiği zaman da "ama gemiyle, ama trenle, ama otobüsle, ama uçakla bir şekilde gideceğim" diye bahsediyorum. Sanırım bilinç altım bunların içinden bir tek otobüsle gitmeyi mantıklı olarak görüp diğerlerini silip attı. Umarım şaka yapıyordur.


Rüyanın ikinci perdesinde ise gözlerimi Stamford Bridge'deki soyunma odasında açtım. Boru değil, Chelsea'nin teknik direktörüyüm ve sahamızdaki ilk maç. Chelsea'dan oldum olası hiç hazzetmemişimdir, ne parası ne pulu beni asla cezbetmemiştir. Hali hazırda mavi renkli bir takıma (Napoli ve Marsilya hariç ama onların mavisi epey açık renk sayılır) sempati duymam epey güç. Sadece özellikle 80'li yıllarda İngiltere'nin anasını ağlatmış ruh hastası taraftar grubu Chelsea Headhunters'dan ötürü miniminnacık bir sempatim vardır kendilerine. Fakat bunun artık pek önemi yok, sonuçta ben bir profesyonelim ve eskiden pek bayılmasam da şu anda Chelsea'nin başındayım. Lampard, Drogba falan yanımdan geçip gidiyor, arada Mourinho'yu falan görüyorum. Neyse bu kadar beklemek yeter diyip sahaya çıkıyorum ve Stamford Bridge adeta yıkılıyor. Koşarak tribünleri selamlarken bir de ne göreyim, meğer rakip İngiltere'deki gözbebeğim Liverpool. İster istemez deplasman tribününe gelince duygusallaşıyor ve tribünün dibine kadar girip bir Liverpool'luya "Fuck Chelsea, I'm with Liverpool" tarzı bir şeyler söylüyorum. O da "Sen de haklısın, ne de olsa ekmek parası" dercesine gözlerini kırpıp sırtıma vuruyor. Alkışlarla turumu bitirdikten sonra şeref tribününe doğru çıkıyorum ve beni izlemeye gelen anneannemle sarılıp öpüştükten sonra rüya kendi kendine bitiyor.


Rüyanın üçüncü ve son perdesinde ise omzum Kadıköydeki 3-1'lik maçta çıkana kadar büyük bir heves ve aşkla devam ettiğim Brazilian Jiu Jitsu sporunu icra ettiğimiz salondayız, ve takımdaki en sevdiğim arkadaşlarımdan birisi olan Mert'le BJJ yapıyoruz. Omzum çıktıktan sonra bir türlü eskisi gibi olmadığı için spora dönemedim, ama 2 sene içinde hiç görmediysem rüyamda 40-50 kez BJJ yaptığımı gördüm diyerek ne kadar muhteşem bir spor olduğuna bir gönderme yapayım yeri gelmişken. Neyse Mert'le başarılı şekilde boğuştuktan sonra "İyi lan, omzum geçti heralde artık tekrar başlayabilirim" diye düşünerek rüyadan uyandım. Üçüncü rüya belki saçmalık skalasında en düşük olup akla en yatkın olanıydı kabul ediyorum, hatta uyandığım anda bu bölümü hatırlamıyordum. Sabah uyanıp maillerime girdikten sonra ise yaklaşık bir yıldır hiç konuşmadığım arkadaşımdan "Mert sizi Badoo'ya davet ediyor" şeklinde yarı spam yarı gerçek bir mail alınca bir anda rüya gözüme canlandı ve ister istemez bir "Hasss..." çektim.

Böyle şeyler muhakkak herkesin başına geliyordur. Uzun zamandır bir arkadaşınızı görmemişsinizdir, bir anda aklınıza gelir ve ertesi günü yolda görürsünüz. Çok sık olmasa da akılda yer edecek sıklıkta benim de başıma geliyor bu tuhaf meseleler ve batıl inancı sıfır olan biri olmama rağmen ister istemez aklımı kurcalıyor. Acaba normalde benzer şekilde 100 kişiyi düşünüp 99'unu ertesi günü görmüyor ve "Aa bak onu düşündüm ama nedense bugün görmedim" deme gereği duymuyor, fakat o geri kalan 1 kişiyi düşünüp görünce mi mucizelere inanıyoruz? Kimbilir...

20 Mayıs 2011 Cuma

Geleceğe Dönüş 2

Geleceğe Dönüşte 1. filmi gösterime koyan Sakaryaspor, zor da olsa 2. filmi de bitirdi. Spor Toto 2. Lig Play-Off Yarı Finalinde Bugsaşspor'u, 1-0 geriye düştüğü maçın 1-1 tamamlanan 90 dakikası ve eşitliğin bozulmadığı uzatmaların sonunda penaltılarla 6-5 yenmeyi başardı.



Uzatmalarda Sakaryasporumuz daha fazla pozisyon bulan taraf olsa maçın penaltılara gitmesine engel olamadı. Şimdi rakip Beyaz Grubu 2. tamamlayan Bandırmaspor. Bandırma, yarı finalde Selim kardeşimi üzmüş, Adanademirspor'u elemişti. Sakaryaspor inşallah bu maçta Selim için intikam da alacak.


Şaka bir yana Sakaryaspor Play-Off finallerinde kaybetmeyi bir dönem alışkanlık haline getirmişti. Umarım o alışkanlıktan kurtulmuşuzdur da Sakaryaspor'u önümüzdeki sezon TRT 1'de izleme şansına erişiriz. Final maçı Pazar akşamı ve o gece "Geleceğe Dönüş 3" başlıklı bir postla görüşmek üzere.


Yıllardan beri düştük peşine,
Sen neredeysen büyük bir zevkle,
Uykusuz gözler bir tek şey ister,
Tribünde bizler, formayla sizler.

Eller havaya, atkı boyunda
Omuz omuza İNADINA

Yollarda, sokaklarda, tek tek yürürken
Omuz omuza birlikte bağırırken
Ellerimiz havada üçlü çekerken
Gel bu sevdayı bir de TATANGA'ya sor.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Hangi Gençliğin, Hangi Sporun Bayramı?

Hepimiz, gençliğimizin bir kısmını -ki muhtemelen de en güzel zamanlarını- az ya da çok bir ÖSS, şimdiki adıyla da YGS stresiyle boğuşarak geçirdik. Ondan önce de LGS vardı, o da OKS oldu. İsimler değişti ama ızdırapları aynı kaldı. Gençliklerini emen sınavda hakları yenen gençler, emeklerini savunup 2 bin kişi bir arada yürüyünce önce "kukla" oldular, sonra da karşılarına 5-10 bin genç konulma ihtimaliyle susturuldular. Çünkü aslında şifre vardı ama kopya yoktu. Zaten şifre de "sehven" konulduydu. Gençlere "bu işleri bırakıp" bir sonraki sınava çalışmaları tavsiye edildi. Sindirildiler. 
Peki 19 Mayıs hangi gençliğin bayramı?


Yasaya göre 18 yaşını doldurunca birey olduğu kabul edilen gençlerden, oy vererek kendilerini yönetecekleri seçmeleri için "karar vermeleri" beklenirken, 24 yaşına gelmeden alkolle tanışmamaları istendi, yasaklandı. Zira aynı gençlerin bu sefer de "doğru kararları veremeyip" olumsuz yönde gelişim göstereceklerinden korkuldu. Gençliğin gelişimi o kadar çok düşünülüyordu ki aynı gençler, yine olumsuz gelişirler diye porno sitelerin kapatılmasıyla zararlı içerikten korundu. Sağlıklı gelişen gençlik arzularını vitrin mankeni, damacana ve rulmanlara yansıttı. Hayvansever olanları ayrı tabii...
Peki 19 Mayıs hangi gençliğin bayramı?


Ticaret erbabı okul yöneticileri "bağışsız" kayıt almaz oldu. Kayıtdışı ekonominin en güzel örneklerinden biri olan kayıt bağışına gücü yetmeyen ailelerin evlatları, sınavla kayıt hakkı kazandıkları okullarda "kayıtdışı" oldular. Okullarımız ve eğitim müfredatımız dolu doluydu ama ÖSS/YGS'de arzu edilen ve aranan bilgi seviyesi bambaşkaydı. Bundan dolayıdır ki "Dershaneler", destekleyici unsur olmaktan çok, tek başına hazırlayan pozisyonuna geçiş yaptılar. Onların destekleyici rolünü de "Etüd Merkezleri" kaptı. Bir oraya bir buraya savrulurken beyinleri sıvılaşan gençler, yoğun tempoda bu "maraton"da koşarken, Etüd Merkezini geç Dershaneye gücü yetmeyen ailelerin evlatları ister istemez maratonda yaya kaldılar, kendi ellerinden gelen ile yetindiler.
Peki 19 Mayıs hangi gençliğin bayramı?

Fikrini söyleyen her genç birey başına bir şey gelebileceği olgusuna alıştı. Kimi bunu umursamadan konuşmaya devam etti, ama çoğu da konuşmaktan vazgeçti. Konuşanlar bazen başbakanın arabasını büyük buldu diye gözaltına alındı, bazen de okulunda eylem yaptı diye daha üniversite öğrencisiyken hapis cezasına çarptırıldı.
Peki 19 Mayıs hangi gençliğin bayramı?


En çok ilgiyi çeken spor konumundaki futbolda bile istikrarlı bir gelişim kaydedilemedi. Futbolcu yetiştirilmesinde Almanya'ya gebe kaldık. Mustafa Doğan bile Alamanya'dan getirildi. Artık Real Madrid'in orta sahası Nuri-Hamit-Mesut, ama biri hiç bizimle olmadı, diğer ikisi de mevsimlik pamuk işçisi gibi millî maçtan millî maça. Amatör branşlarda zaten hali içler acısı olan altyapıların, dönen paralara rağmen futbolda da hala yerlerde sürünmesinin sebebi, altyapı yatırımını soyunma odasını yenilemek sanan idareciler belki. Her transfer döneminde takımlar "gurbetçi seferine" çıktı. Altyapıdan adam çıkarmak "denk gelirse" olabilecek bir piyangoya döndü. Her yıl zarar ziyan yabancılara çarçur edilen paralar, gencecik yetenekleri oldukları yerde saymaya mahkum etti.
Peki 19 Mayıs hangi sporun bayramı?


Ülkenin spor bilgisi ve ilgisi futbola kilitlendi. Ne de olsa bu oyun toplumların afyonu. Büyük takımların futbol taraftarları, sporseverlikle kulüpçülüğü karıştırınca ancak, amatör branş müsabakaları izleyici çekmeye başladı. Amatör branş federasyonlarının kurulmasına hiç bir engel çıkarmayan Bakanlık ve Müdürlükler, iş ödenek ve bütçe aktarmaya gelince öncelikler belirlediler. Başarı kriterine göre bütçelendirme mekanizması benzersiz bir hâl aldı. Yurtdışına, ülkemizi temsile giderken maddi destek göremeyen amatör sporcular, müsabakalarda başarılı olunca dönüş bileti ile ödüllendirildiler. Zamanında başarı kazanmış sporcuların tebrik için elleri sıkılırken bile yüzlerine bakılmadı, sonra niye bakılsın ki? Madalyalarını sattılar üç kuruşa, eski millî sporcuydu hepsi.
Peki 19 Mayıs hangi sporun bayramı?

Şike, teşvik, doping, rüşvet... Her spor dalında, her senenin her sezonun muhabbeti aynı. Doping testi bile doğru düzgün yapılamadı da dünyanın en iyileri ülkeden kaçarcasına ayrıldılar. Şike, teşvik hep söylenti, hep huzursuzluk, hep kavga. Sanki adamcağız yıllar önce aksini söylemiş gibi sporcunun aptal ve ahlaksız olanı sardı her yanı. Düzgün olan, adam gibi olanlar alkışlandı, tebrik edildi. Sanki onun yaptığı ekstraymış gibi, sanki olması gereken o değilmiş gibi. Vücutlar sağlamdı belki ama kafalar o kıvamda olamadı hiç.
Peki 19 Mayıs hangi sporun bayramı?


19 Mayıs 1919 bir milâttı bu ülke için. Ve gençler bugünü coşkuyla ve gençliklerinin getirdiği enerjiyle kutlasınlar, vücuttan kafaya sağlamlığın sembolü sporu, gençlikleriyle taçlandırsınlar diye böyle adlandırıldı bugün zamanında. Ama artık ne spor bir bayramı hakediyor, ne de gençlerin bayram yapacak hâli var. Dinî bayramları, el öpüp harçlık koparmak için fırsat gören ufaklıklar gibi herkes, resmî bayramlarda tatil peşinde. Olan, kurayla stadlara dizilip, yollarda yürütülen gençlere oluyor. Tutku dolu seslerle okunan şiirler bir günlük duygu seli sadece. Bu ülkenin başbakanı bile 19 Mayıs törenine katılmayıp Siirt'teki mitingi için enerji toplamayı yeğliyorsa salın o çocukları da gitsinler. Sabahın köründe uykulu uykulu 19 Mayıs'a söylenmesinler. 19 Mayıs'ın gerçekte ne olduğunu unutup, o günden nefret etmesinler.

19 Mayıs 1919 bir milattı bu ülke için. Artık anlamını yitirmiş kavramlarla bugüne haksızlık etmiyor muyuz acaba? 19 Mayıs'ın Kurtuluş Bayramı olarak adlandırılması daha mantıklı değil mi? Gençliğe ve spora da kendilerine gelebildikleri vakit bir bayram ayarlanır artık...

Hayat & Futbol

["futbol aslında çok basittir. zor olan o'nu basit oynamaktır" (johan cruyff)]
["hayat futbola fena halde benzer" (savaş dinçel - dar alanda kısa paslaşmalar)]
+
___________________________________________________________

"hayat aslında çok basittir. zor olan o'nu basit yaşamaktır."



18 Mayıs 2011 Çarşamba

Ciao Blucerchiati...

Pazar akşamı oynanan maçta Palermo'ya 2-1 yenilen Sampdoria Serie A'ya veda etti. Maç sonrası 2002'den beri takımda olan kaptan Angelo Palombo'nun gözyaşlarına boğulup tüm stadı dolaşarak taraftarlardan özür dilemesi yürekleri burktu. 



Daha evvel bir yazımızda da değindiğimiz üzere güzel bir stada ve iyi tribünlere sahip bir takım olmalarına rağmen, bana kalırsa devre arasında Cassano (Milan) ve Pazzini'nin (Inter) takımdan ayrılmaları bu sonucu getiren en önemli sebepler oldu. Bu iki oyuncunun gidişiyle Manchester United'dan kiralanan Macheda ise doğal olarak onların yerini dolduramadı. Sezonun ilk yarısını 6 galibiyet, 8 beraberlik ve 4 mağlubiyet alarak ve de 20 de gol atarak 9. sırada geçmişlerdi. Gel gelelim ikinci yarıda ise yalnızca 12 gol atarak sadece 2 galibiyet, 4 beraberlik alabilmelerine karşın 13 kez mağlubiyeti tattılar. Bu 13 yenilginin 9'unda gol dahi atılamamış olması 2 etkili golcünün eksikliğini daha da çarpıcı bir şekilde ifade ediyor. 




Öte yandan bu küme düşüşün transfer piyasasına hareketlilik kazandıracağını söylemek de pek yanlış olmaz. Zira Sampdoria sezon boyunca adları başka kulüplerle anılan kaliteli ve genç oyunculara sahip. Bu isimlerin başında İsviçre milli takımında da oynayan yetenekli sol bek Reto Ziegler (25) ve "yeni Pirlo" olarak lanse edilen Andrea Poli (21) geliyor. Bunlara ek olarak forvet Nicola Pozzi (24), sol açık Vladimir Koman (22) ve orta saha Fernando Tissone (24) de sayılabilir. Ayrıca kaptan Angelo Palombo (29) da Serie A'daki istisnasız her kulüpte oynayabilecek kapasitede bir oyuncu olmasına ve taliplisinin de bol olmasına karşın kaptanın gemiyi bırakacağını çok sanmıyorum.

üst sıra: Ziegler, Poli, Pozzi, 
alt sıra: Koman, Tissone, Palombo

Sen önceki sezonu 4. bitir, bu sezon başında Şampiyonlar Ligi ön elemesi ve ilk yarıda UEFA Avrupa Ligi maçları oyna, sonra gel sezon sonunda küme düş. Hakikaten de inanılır gibi değil ve eminim ki şu anda Sampdoria taraftarı da buna inanamıyordur.


1987-88, 1988-89 İtalya Kupası Sahibi, 1988-89 UEFA Kupa Galipleri Kupası Finalisti ve 1989-90 Şampiyonu, 1990-91 Serie A Şampiyonu, 1991 İtalya Süper Kupası Şampiyonu ve 1991-92 Şampiyonlar Ligi Finalisti olarak İtalya ve Avrupa'da bir dönem esip gürlemiş olan Sampdoria inşallah bir sezon sonra çok kan kaybetmeden Seria A'ya ve gelecekte de eski günlerine dönmeyi başarır. Umarım bu "ciao" bir addio" olmaz.



Bu da ne garip kulüp armasıdır arkadaş, her baktığımda başka bir şey görüyorum.

17 Mayıs 2011 Salı

Geleceğe Dönüş

Selim'in geçen gün Adanademirspor üzerinden bahsettiği üzere Spor Toto 2.Lig play-off maçları Antalya'da, Mardan Antalyaspor Stadı'nda oynanmaya devam ediyor. Selim tarafını belli etmiş zaten, bari ben de safımı tutayım. 



Doğma, büyüme Sakaryalıyım ve Sakaryaspor'un da kalbimde daima ayrı bir yeri vardır. Ama bundan ötesi bir futbolsever olarak Sakaryaspor'un taraftarıyla, tribünüyle, şehriyle, altyapısıyla ve geleneğiyle diama en üst ligde mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum. En azından taraftar bunu hakediyor.


1987-88 sezonunda Türkiye Kupası'nı kazanan ve ertesi sene ülkemizi Kupa Galipleri Kupası'nda temsil eden efsane takımın üzerinden çok zaman geçti. O zamandan beri takım, "asansör takım" kimliğinden kurtulamadığı 1. Lig (Süper Lig) maceralarının ardından son 3-4 senedir başta yönetimsel hatalar neticesinde tepe taklak gitti ve son iki sezoundur 2. Lig'de mücadele ediyor. 


Play-off'ların gediklisi Sakarya 'da bu sene işler iyi gitti aslında. Takımı çok iyi bilen, kulüp içersinde oldukça saygı gören ve Süper Lig'e çıkılan son 1.Lig yolculuğunda da takımın başında olan Şaban Yıldırım yönetiminde takım 2.lig Kırmızı grubu 4. bitirerek play-offlara kalmayı başardı. Dün akşam oynanan maçta da Sakaryaspor, Konya Torku Şekerspor karşısında 1-0 mağlubiyetten maçı 3-1 almayı başardı ve yarı finale yükseldi.




Takım Geleceğe Dönüş yapmaya çalışıyor, bakalım başarabilecekler mi? Yarı final maçı Perşembe 19.00'da Beyaz grubu 3. bitiren Bugsaşspor ile oynanacak. Demem o ki Sakaryasporumuz bu sene gelsin, Adanademir de seneye artık. Hadi hayırlısı...


O değil de Cafercan ne gol atmış yalnız...

Ustalar Şehri

Geçtiğimiz Pazar günü, askerliğini yapan ve aynı zamanda da doğumgünü olan bir arkadaşımızı ziyaret için günübirlik bir Edirne yolculuğu yaptık ufak bir arkadaş grubuyla. Tabii bu gezimizde meşhur Edirne Tava Ciğerinin de önemli bir rolü vardı, Selimiye Camii ile beraber. Sabah erken saatlerde başlayıp aşağı yukarı 2,5-3 saat süren rahat bir araba yolculuğuyla önce askerimizi almak için Uzunköprü'ye gittik. Bu arada Uzunköprü hakikaten de uzun bir köprü. Hatta yaklaşık 1,3 km uzunluğuyla dünyanın en uzun taş köprüsü ünvanını taşıyor. Sağında solunda çeltik tarlaları ile Ergene Nehri'ni geçen gerçekten de güzel bir yapı.



Akabinde yarım saatlik kısa bir yol daha teperek Edirne merkezine vardık. İlk hedefimiz tabii ki de ciğerdi. Askerimizin bilgileri ışığında şehrin belki de en meşhur ciğercisi Niyazi Usta'ya girdik ki zaten kapıda ciğerlerin kızardığı yağın hafif ve davetkâr kokusu karşıladı bizi.



Tam kıvamında kızarmış çıtır çıtır ciğer, yanında bol sarımsaklı, zeytinyağlı ve koyu kıvamlı cacık, güneşte kurutulmuş sürprizli (bazıları hiç acı değilken, bazıları hatta çoğu ciğer kopartıyor) kırmızı biberler, tazecik kıpkırmızı domatesler ve kütür kütür soğanlar... Tam bir damak şöleni. Cacığı her daim koyu kıvamlı severim ama daha evvel bu kadar sarımsaklı denememiştim ve çok yakıştığını söyleyebilirim. Kırmızı biberleri ise ayrıca anlatmak lazım. Edirne'nin Karaağaç bölgesinin mahsulü olan ve güneşte kurutulan bu biberler o kadar acı ki yerel adı "Karaacı". Evlat acısı da deseler olurmuş aslında, o derece, fakat acıyı sevene ilaç gibi geliyor. Kurutulduktan sonra bir de yağda kızartılıp çıtır çıtır edilen biberler ciğere de pek güzel yoldaşlık ediyor. Soğan ve domateslerin tazeliği de hem şaşırtıcı hem de keyif verici, elma yiyor gibi oluyor yani o derece. Ciğeri ise mevcut kelime dağarcığım ile anlatmam mümkün değil gerçekten. Kızarkadaşım ki, ciğerin kokusuna dahi tahammülü yoktur, yiyebildi bir miktar. "Ciğer sevmem" diyen bir diğerinin 1,5 porsiyon yemesinden bahsetmiyorum bile. Porsiyonlar da bildiğimiz İstanbul porsiyonlarının rahat 1,5 katı vardır. Demem o ki fırsatınız varsa, muhakkak gidip yiyin. Hem lezzetli, hem de adam gibi doyuran mükemmel bir tecrübe oldu benim için. İstanbul'da yediğimiz tava -ya da yaprak- ciğerlere boşuna para vermişiz bu zamana dek.


Bu lezzet şaheserinden dört köşe olmuş vaziyette, şehirdeki bir başka şahesere doğru yola koyulduk. Çok bilindik bir ifadeyle Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği yapı gerçekten de çok haşmetli ve büyüleyici. Estetiği ve mimarisinin çarpıcılığına bir anda kapılıveriyosunuz. Dış yüzeyde, avluda ve camii içindeki bezemeleri, kapıları, pencereleri, mahfilleri, miharbı ve minberi ayrı ayrı sanat eserleri sanki. Öte yandan inşaat mühendisi olarak başka bir gözle, yani teknik açıdan bakıldığında etkileyiciliği daha da artıyor. Minarelerin ve kubbenin yüksekliği ve ihtişamı, o koca kubbeyi taşıyan devasa kolonlar ile kolonlar arasındaki geniş açıklıklar gerçekten de çok çarpıcı. Selimiye Camii'ni böyle bir paragrafla anlatmak pek de mümkün olmayacak herhalde, ayrı bir yazı ile bu büyük dahîye saygımızı göstermek gerek.


Tüm bu gezimiz boyunca, güzel sohbetlerimizin yanında, asker olan arkadaşımız, askerlikten, çilelerinden, sorunlarından ve tüm bunlar neticesinden kafayı çizen, kendine ve çevresine zarar veren, hatta intihar eden bireylerden de bahsetti. Kendisi de zaten anti-militarist olan, tüm olaylara bambaşka, insancıl ve düşünsel bir çerçeveden bakabilen bu dostumuzun söylediklerinin de etkisiyle son günlerde kafamı kurcalayan vicdanî ret mevzusunu bir kez daha düşünme fırsatım oldu. Ayrıca geziyi yaptığımız 15 Mayıs "Dünya Vicdanî Ret" günüydü, bu vesileyle de "kendi kararını vermek ve seçimini yapmak istediği için kendi devletince yargılanan" tüm vicdanî retcilere de bir selam vermiş olalım.

Toparlayacak olursak, büyük dahi, ustaların ustası Koca Mimar Sinan, onun ustalık eseri Selimiye ve kendi alanında bir üstad Ciğerci Cengiz Usta'nın katkılarıyla şenlenen bu güzel günü, ustalar şehri Edirne turumuzu tamamladık. Böyle kısa gezilerle insanın ruhunu besleyip canlandırmasının ne kadar önemli olduğunu da görmüş oldum bir kez daha ve gerçekten de çok iyi geldi. Tekrarlayalım, fırsatı olan herkesin muhakkak gidip görmesi ve tatması gereken güzellikler barındıran bir şehir Edirne. Herkese tavsiye olunur.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Adanademirspor şanssızlığını kıracak mı?

Dün oynanan Bank Asya'ya çıkma play-offlarında 0-0 biten maçın uzatma dakikalarında 1-0 geriye düşen Adanademirspor, 120. dakikada bulduğu golle maçı penaltılara götürdü ve penaltılarda Yeni Malatyaspor'u elemeyi başararak yarı finale kaldı. Çarşamba günkü rakip Bandırmaspor. Adana'da şu anki heyecanı tahmin etmek güç değil, takım yıllardır bir üst lige çıkmanın kapısından o kadar şanssızca döndü ki, dünkü maçtan sonra acaba artık şansları döndü mü diye düşünmeden edemiyor insan. İçten içe bir korku da finale kadar çıkıp yine aynı şekilde elenmeleri, Allah korusun tabi ki. Adanademirspor - Sakaryaspor finali olursa hele tadından yenmez. Maçlar yakında olsaydı gitmeye niyetim vardı ama final tatili haftası Antalya'ya gitmek pek akıl kârı değil.



33. saniyedeki "Alleeaaam" çığlığına dikkat, bu takım çıkmasın da kim çıksın?

Tamam, seneye de Sakarya ve Kocaeli'ni alacağız.

"Yiyorsa counter'a gel"

Blogu tamamen futbol, tamamen sinema veya tamamen siyaset eksenine kaydırmaktan yana değilim ama hem Galatasaray olarak hem de ülke olarak öyle günler yaşıyoruz ki, insanın futbolun'un f'sinden bahsedesi gelmezken siyaset düşünmeden edemiyor.

Bugün hem İstanbul'da hem de Türkiye'nin çeşitli yerlerinde 22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek internet sansürüne karşı tepki yürüyüşleri vardı. Bu protestolar ilk çıktığında 22 Mayıs ismi sürekli döndüğü için sağdan soldan duyduğum "15 Mayıs" tarihine pek fazla itibar etmemiş ve kendimi haftaya saklamıştım.


Tabiri caizse büyük saçmalamışım. Taksim muhteşem bir gün yaşadı bugün. Eylem için değil fakat Fransızca dersim için orada olup dersten çıkınca yürüyüşün tam ortasında kalmak gerçekten bugünün unutulmaz bir gün olmasını sağladı benim için. Yaratıcılıkta sınır tanımayan pankartlar ve sloganlar vardı, fakat Fransızca tayfası olarak favorimiz el emeği bir "Yiyorsa counter'a gel" pankartı oldu. Ne yazıkki resmini çekemedim!

O kadar genç, aydın ve güzel bir kitle vardı ki bugün insan ister istemez "acaba?" diye düşünmeden edemiyor. Acaba bir gün Türk genci uyanacak mı? 30 yılı aşkın süredir kendisini koyun gibi gütmeye çalışanların farkına varacak mı? Hakkının aramanın hakkı olduğunu görebilecek mi? Korkmadan, baskı görmeden gördüğü yanlışları haykıracak gücü ve cesareti kendinde bulabilecek mi?

Böyle günlerden sonra buna inancım artıyor. Daha geniş katılımlısı ve daha güzeli 22 Mayıs'a !