14 Ocak 2011 Cuma
Versiyon Derken...
I.D.
I.D. 'de, hayali Shadwell takımının tribünü, İngiliz holiganizminin namına yakışır bir şekilde ortalığı kasıp kavuruyor ve hükümet dahil herkese illallah dedirtiyor. Son bir çare olarak dört polis memuru grubun arasına karışarak grubu içten çökertmekle görevlendiriliyorlar. İçlerinden birisinin bu yeni girdiği ortama kendini biraz fazla kaptırmasıyla ve orada bulunma sebebini yavaş yavaş unutmasıyla olaylar gelişiyor.

Bahsi geçen karakterin değişimini oldukça başarılı bir şekilde ele almışlar bana kalırsa. Oyunculuklar genel olarak gayet iyi, futbol-tribün-holiganizm üçgenindeki kaynağını ve mantığını bir türlü çözemediğimiz fakat bağımlılık yaratan adrenalin fırtınasını da gerçekçi bir şekilde yansıtmışlar. Zaten bu tip filmlerdeki en önemli detay da bu bence.
Filmdeki isimler hayal ürünü olsa da "Demir Lady" Margaret Thatcher döneminde hükümetin tribün gruplarını içten çökertmek için aynı yönteme başvurduğunu söylemek gerek. Tribündergi'nin ilk sayısında bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı vardı, bir şekilde bulabilirsem paylaşacağım burada.
Filmi bulmak biraz zor, torrentte falan bulamamıştım hatta. Şansa amazon'da denk gelip The Firm ile beraber sipariş etmiştim, iyi ki de etmişim.
Yakın zamanda benzer konulu diğer filmleri de yazmak istiyorum, özellikle The Firm ve Green Street Hooligans hakkında yazılacak çok şey var zaten.
Fener'e ne lazım?...
13 Ocak 2011 Perşembe
Vizyonsuzlukta bir kilometre taşı
Donup kaldım mesajı görünce. Belki bilmeyenler vardır, Ajax maçı için satışa bilet çıkmadı. Yeni stad için 16.000 civarında kombine satıldı, hadi localar ve sizden önemli olmasın, çok önemli insan tribünleriyle beraber 20.000 olsun. Kongre üyelerine ikişer davetiye yollanıyor, faal olan 8.000 civarı kongre üyesi var, bunu da ikiyle çarpsak hadi onu da yukarı yuvarlasak toplamda 40.000 kişi buradan gelecek. Bir de davetiyeler, çağıralacak büyükbaş öküzler ve kodamanlar düşünüldüğünde bu maçta olması beklenen kitlenin en azından bugünün hesabıyla 45.000'i geçmesi mümkün gözükmüyor, üstelik bu hesabı oldukça iyimser ve bol keseden yaptım.
Bu hesaplara da gerek yok aslında, çünkü bahsettiğimiz mevzu "çocuklar". Stad tıklım tıkış olsa bile babasının boynunda maçı izleyebilecek, veya koltuklarının genişliğiyle övünülen yeni stadımızda rahat rahat ferah ferah kendilerine yer bulabilecek küçük insanlardan bahsediyoruz. "Stad tıklım tıkış olsa bile" sözüne ve yukarıdaki hesaba bir kez daha dikkat çekmek istiyorum.
Bahsedilen kitle Galatasaray'ın geleceği. Belki futbolun f'sinden haberi olmayan ama bu stadı görünce içindeki Galatasaray ateşi doğacak milyonlarca çocuk var. Aynı şekilde belki doğduğundan beri yeni stadı görmenin hayalini kuran, kendince Galatasaray'ı o şekilde yaşayan kaç çocuk vardır kimbilir.
Kafası bir gram çalışan bir yönetim olsa şu maça "herkes yanında bir çocukla gelmek zorundadır" diye kural koyardı, ama biz anca kısıtlamalar yasaklar peşinde koşalım. Geleceğimize darbe üstüne darbe vuralım. Çocukların Galatasaray'ı seçme veya Galatasaray'lı olma yaşlarında onlara yapılacak daha kötü bir şey var mıydı acaba bu yasaktan başka?
Yazıklar olsun size de, yapacağınız işe de, açacağınız stada da. Sivas maçına da kale arkalarını 40-50 civarı bir şey yapmayı unutmayın. Şu yazıya Galatasaray etiketi koymak içimden gelmedi resmen.
O Que É Isso, Companheiro?
Filmde aklıma yatmayan bir iki detay olsa da genel itibariyle filmi beğendim. Arkadaşım sağolsun filmin en sonunu söylediği için film pek fazla heyecan yaratmadı bende, belki sonunu bilmesem daha çok beğenebilirdim bilmiyorum. Karakter değişimleri güzel işlenmiş; özellikle başta duygusal hiç bir tepki göstermeyen, sert devrimci Maria'nın filmin sonlarına doğru "Ölmek istemiyorum" diye ağlaması tüyleri diken diken etti. Aynı şekilde filmin başlarında biraz "hadi devrimcilik oynayalım" havasındaki karakterlerin filmin sonlarına doğru işin ciddiyetine varıp sazı ellerine almaları da güzeldi. Vietnam, Kara Panter organizasyonu, uzaya giden ilk köpek Laika gibi dönem göndermeleri yerindeydi. Bunlara ilaveten Brezilya aksanlı Portekizce, dünyanın dinlenesi en güzel dili olabilir, biri gelip 24 saat konuşsa sıkılmadan dinleyebilirim. Yakın zamanın güzide Brezilya filmleri Cidade de Deus (City of God) ve Tropa de Elite (Elite Squad) 'yi de yeri gelmişken de tavsiye ederim, zaten yakın bir zaman içinde Cidade de Deus'u da yazmayı düşünüyorum.
Filmde 5-10 saniyelik de olsa çok güzel bir tribün görüntüsü var. Brezilya olur da futbol ve Maracana olmaz mı? Olmaz tabi.

"Companhiero" Portezikce yoldaş demekmiş bu arada, fakat arkadaş, kankican gibi manalarda da kullanılıyormuş. Hatta eski başkan Lula çok sık kullanırmış, söylenişi bu kadar güzel kelime az bulunur herhalde. Latin dillerindeki kulağa en hoş gelen kelime olarak düşündüğüm Commandante'yi dün gece itibariyle tahtından indirdi.
12 Ocak 2011 Çarşamba
120M - 2/6
2000-01 sezonu öncesinde Fenerbahçe’de büyük bir çalkantı yaşanmıştı. Aziz Yıldırım’ın başkanlığa gelişinden sonraki ilk iki senede ligde sırasıyla elde edilen 2.lik ve 4.lük dereceleri yeterli görülmemiş, Aziz Yıldırım’ın koltuğu sallanmaya başlamıştı. Takımda büyük bire revizyona gidileceği hissediliyordu.
Bunun üzerine son sezonu 3 hocayla (Rıdvan Dilmen, Zdenek Zeman, Turan Sofuoğlu) tamamlayan takımın başına Milli Takım ile 2000 Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final oynayan Mustafa Denizli getirildi. Takımda yer alan 14 oyuncu başka kulüplere satıldı veya kiralandı. Ve toplamda 30.000.000€ (yazıyla otuz milyon euro) harcanarak tam 13 oyuncu transfer edildi ve 6 genç de altyapıdan A takıma katıldı (genç Semih bunlardan biriydi). Bu oyucular içerisinde en pahalı olanı 6.600.000€ bedelle İspanya La Liga ekibi Celta Vigo’dan alınan Haim Michael Revivo’ydu.
Revivo o dönem futbolda çok da ismi zikredilmeyen İsrail’in Eyal Berkovic ile en büyük futbolcularından biriydi. Ülkesinin Maccabi Haifa takımında geçirdiği 2 sezonda 57 maçta 45 gol atmış, üst üste 2 kez gol kralı olmuş ve ligin en iyi oyuncusu seçilmişti. Bu performansıyla gittiği Celta Vigo’da 4 sezonda 99 maça çıkmış ve 25 gole adını yazdırmıştı. Artık adı, La Liga’nın da kalburüstü 10 numaraları arasında sayılıyordu.
Fenerbahçe’ye geldiğinde kendisinden beklenenler çok fazlaydı. Takımın o sezonki en pahalı transferi olması, FB’nin yıllardır Hagi’ye karşılık olarak kaliteli bir 10 numara veya takımı yönetecek bir isme sahip olmaması, kaybedilen şampiyonluklar, Galatasaray’ın hegemonyası gibi birçok etmen Revivo üzerindeki baskıyı arttırıyordu. Gelişiyle, isminin İbranice’deki karşılığı gibi, takıma “hayat” getirmesi bekleniyordu belki de. Ancak o rahat yapısı, kendine güvenli oyunu ve müthiş zekâsıyla tüm bunların altından kalkmasını bildi.
Daha Fenerbahçe formasıyla çıktığı ilk lig maçında Kocaelispor’a golünü attı.Taraftarın arzu ettiği, takımı sahada yöneten ve zor anlarda tabiri caizse sazı eline alan 10 numara olmuştu. Sezonun ortalarından itibaren Kennet Anderson ve özellikle Serhat Akın ile yakaladığı uyum adeta parmak ısırtıyordu. Ara ara sakatlık ve formsuzluklarla sekteye uğrayan ama genel olarak mükemmele yakın performansı ile sezon sonunda takımın elde ettiği şampiyonluğa 14 gol ve 9 asist ile en çok katkı sağlayanların başında geliyordu. O sezon sonunda hakkıyla 2001 yılının en iyi yabancısı ödülünü aldı.
Nerdeyse tüm taraftarların sevgilisi oldu. Sahadaki performansına ek olarak saha dışında da düzenli aile yaşantısı, mütevazı, akılcı ve sempatik tavırları ile takım içinde de çok sevilen ve sayılan biri olması ve taraftarla geliştirdiği iyi diyalog sayesinde Ogün’ün ardından 2. kaptanlığa getirildi.
Kadıköy’deki 2. sezonuna da Samsunspor karşısında hat-trick yaparak başlayan Revivo, ilk sezonda ortaya koyduğu form grafiğinin bir benzerini (lige formda başlangıç, devre arasına kadar rölantide, kalan yarıda ise yüksek, gollü performanslar)sergileyerek seviyesini korudu. Bu performansıyla kaydettiği 13 gol ve 7 asist, takımın Avrupa’da sıfır çekmesi, Mustafa Denizli’nin istifası ve bunlar gibi bir takım olumsuz etkenle birleşince takımın şampiyonluğu yakalamasına yeterli olmadı ve takım sezonu Galatasaray’ın 3 puan gerisinde 2. tamamladı.
Aziz Yıldırım’ın lig 2.liğini başarısızlık kabul eden zihniyeti dolayısıyla yine transferde büyük harcamalar yapıldı ve Arjantin ile Dünya Kupası’nda boy gösteren Ariel Ortega ( River Plate’ten 6.500.000€ bedelle alındı.) başta olmak üzere bir dizi transfer yapıldı. Ortega ve Revivo aşağı yukarı aynı bölgenin oyuncuları olmalarına rağmen hazırlık maçlarında Lorant bu iki ismi beraber oynattı ve verim almayı da başardı. Sadece 7 hazırlık maçında 8 gol 2 asist kaydetti. Ancak 2002-03 sezonu başladığında bu ikili aynı performans ve uyumu lige taşımayı başaramadı. Lorant da Ortega’yı Revivo’ya tercih etti ve ona daha çok şans verdi. Bunun üzerine Revivo huzursuz olduğunu belli eden açıklamalar yapmaya başladı, formu da gözle görülür biçimde düşmüştü. Devre arasında takımdan ayrılmayı kafasına koyduğunu da çok geçmeden basına açıkladı.
Sezonun devre arasına yaklaşılırken alacaklarına karşılık bonservisinin verileceği ve Bundesliga takımlarında Hamburg’a transfer olacağı konuşuluyordu. Ancak Hagi’nin futbolu bırakmasıyla yeni bir 10 numara arayışına giren Galatasaray ani bir transfer hamlesiyle Revivo’yu renklerine bağladı. Bu transfer de Hagi’nin jübile yaptığı dönemde sarfettiği “Türkiye’de yerimi doldurabilecek futbolcu Revivo’dur.” sözleri de etkili olmuştur belki de kim bilir, ama Fenerbahçe taraftarının en sevdiği oyunculardan olan Revivo 82 maçta 34 gol ve 24 asistlik performansıyla Kadıköy’den ayrıldı.

Türkiye’ye alışmış olmasının da etkisiyle yeni takımına çabuk uyum sağlasa da artık futbol oynamaya karşı çok hevesli olmadığı hissedilebiliyordu. Yine de Galatasaray formasını giydiği ilk lig maçında Bursaspor ağlarına 3 gol bırakmasını bildi. Ancak daha sonra “kendisinden haber alınamadı” ve oynadığı diğer 12 lig maçında istenen performansı sergileyemedi. Toplamda Galatasaray formasını giydiği 15 maçta kaydettiği 5 golle Türkiye macerasını noktaladı.
Sezon sonunda doğduğu şehrin takımı olan F.C. Ashdod’a transfer oldu. Orada geçirdiği 1 senenin sonunda futbolu bıraktığını açıkladı. Milli takım kariyeri boyunca da 67 maçta 15 gol kaydetti. Şu anda başarılı bir iş adamı olarak İsrail’de yaşantısını sürdürüyor ve satın aldığı F.C. Ashdod takımının da başkanı. Hatta bu kulübün renklerini de satın aldıktan sonra sarı-kırmızı olarak değiştirmiştir.
Her biri diğerinden güzel, jeneriklik frikik golleri, gollerden sonra attığı taklaları ve sevincini saha kenarındaki engelli taraftarla paylaşması, boynundaki zinciri saha dışında sessiz sedasız yürüttüğü hayır işleri ve sempatik tavırlarıyla Türk futbol tarihinde ve taraftarların anılarında yerini almıştır.
The Damned United
Brian Clough'un hayatını anlatan, The Damned United filmi'nden bahsetmek istiyorum bugün. Brian Clough için, 1970'lerde İngiltere'ye damgasını vuran 2-3 teknik adamdan biri demek yanlış olmaz. Sıradan bir ikinci lig takımı olan Derby County'e 4 sezon içinde Avrupa'da yarı final oynatan ve Nottingham Forest efsanesini yaratan kişi oluyor kendisi aynı zamanda.


"The greatest English manager never to manage the England team."
...
Dayanabilirim sanıyordum ama dayanamadım. Gerçekten ağır geldi biraz. Hala kafamı toplayıp bir şeyler yazacak gibi hissetmiyorum kendimi. Bir yandan da çok şanslı hissediyorum kendimi, her şeyiyle dolu dolu yaşadım Ali Sami Yen'i. 14 sene sonra şampiyonluğun geldiği Eskişehir maçı ve Neuchatel Xamax maçları hariç keşke şu maçta da olsaydım diyebildiğim bir maç yok, o ikisine de gitmiş olsaydım bile yaş icabı bir şey hatırlama imkanım yoktu. Keşke şunu da yapabilseydim gitmeden bir o eksik kaldı diyebileceğim bir şey de yok. Birbirimizi doya doya yaşadık Ali Sami Yen'le. "Her köşende bir anım var" diye bağırıyoruz ya, onu laf olsun diye değil hissederek bağırabilmek çok özel bir mesele gerçekten.
Neyse uzun yazmayayım dedim yazdıkça geliyor devamı burada keseceğim. Biraz zaman geçsin üzerinden, içimdeki her şeyi dökmek istiyorum Ali Sami Yen'le ilgili, ne kadar başarabilirim bilmiyorum.
Yeni stada gitmeyi bir nebze gönlüme kabul ettirebiliyorum, ama Ali Sami Yen'in yıkılacak olmasını gerçekten kaldırmıyor yüreğim. Buna da alışacağız ama elbette. Nasıl olacak işte onu ben de hiç bilmiyorum.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Hoşçakal gözüm
Sana helal bu yollar

Neyse işin şakası bir tarafa, sana helal bu yollar güzel insan. Daha nicelerini toplarsın inşallah.