14 Ocak 2011 Cuma

Versiyon Derken...

Şarkıların orijinallerinden farklı olarak aynı veya farklı türlerde yorumlanmasıyla bazen orjinallerinden çok daha iyi versiyonlar çıkabilirken, bazen de "keşke hiç denemeseydiniz be abi" dedirtecek sonuçlar çıkabiliyor.

Peki herhangi bir şarkıya kendi türünden ne kadar uzak, ne kadar farklı türde bir yorum getirilebilir? İşte AndyRehfeldt adlı eleman sanıyorum kendisine böyle bir sorulması üzerine cozutup kafayı çizmiş olacak ki, parçalara en alakasız türlerde yeni ve bambaşka versiyonlar hazırlıyor.

Neredeyse hepsi o kadar eğlenceli ki hangi birini seçeyim bilemedim. Ama kendimce bir ilk 3 yaptım, buyrun geriye doğru sayalım:

3- Lady Gaga'nın müziğine elektro-pop demek pek tabii mümkünken Poker Face'in orjinalinin türünün Polka olmadığı da aşikâr... (arada gelen metal kısım da iyi)


2- Koskoca Iron Maiden'a Bossa Nova çaldırmış adam, yemin ediyorum duysalar levyeleri kaptıkları kapısına dayanırlar.


1- Ve altın vuruş. Son olarak efsane İsveçli sevgi pıtırcıkları ABBA'dan Dancing Queen adlı parçanın Metal versiyonu ile sizlere veda ediyoruz sevgili dinleyenler.


Bunlardan başka daha niceleri için (Metallica - Enter Sandman Smooth Jazz, Motorhead - Ace of Spades Broadway Musical, Shakira - Hips Don't Lie Metal vb.) arkadaşın Youtube'daki sayfasına buyrun.

I.D.

Futbol filmlerine The Damned United" ile giriş yapmışken tribün konulu filmlerden devam edelim. 1995 İngiliz yapımı I.D. filmi, benzer temalı filmler olan Football Factory ve Green Street Hooligans 'dan hikayenin ilerleyişi bakımından biraz ayrılıyor. Bahsi geçen iki filmde de ana karakterler tribün grubunun neferleri iken I.D. filminde başrollerde polis memurları var.

I.D. 'de, hayali Shadwell takımının tribünü, İngiliz holiganizminin namına yakışır bir şekilde ortalığı kasıp kavuruyor ve hükümet dahil herkese illallah dedirtiyor. Son bir çare olarak dört polis memuru grubun arasına karışarak grubu içten çökertmekle görevlendiriliyorlar. İçlerinden birisinin bu yeni girdiği ortama kendini biraz fazla kaptırmasıyla ve orada bulunma sebebini yavaş yavaş unutmasıyla olaylar gelişiyor.



Bahsi geçen karakterin değişimini oldukça başarılı bir şekilde ele almışlar bana kalırsa. Oyunculuklar genel olarak gayet iyi, futbol-tribün-holiganizm üçgenindeki kaynağını ve mantığını bir türlü çözemediğimiz fakat bağımlılık yaratan adrenalin fırtınasını da gerçekçi bir şekilde yansıtmışlar. Zaten bu tip filmlerdeki en önemli detay da bu bence.

Filmdeki isimler hayal ürünü olsa da "Demir Lady" Margaret Thatcher döneminde hükümetin tribün gruplarını içten çökertmek için aynı yönteme başvurduğunu söylemek gerek. Tribündergi'nin ilk sayısında bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı vardı, bir şekilde bulabilirsem paylaşacağım burada.

Filmi bulmak biraz zor, torrentte falan bulamamıştım hatta. Şansa amazon'da denk gelip The Firm ile beraber sipariş etmiştim, iyi ki de etmişim.

Yakın zamanda benzer konulu diğer filmleri de yazmak istiyorum, özellikle The Firm ve Green Street Hooligans hakkında yazılacak çok şey var zaten.

Fener'e ne lazım?...

Şimdi biz bu Türkiye Kupası olayında kimin ahını aldık onu bilmiyorum ama artık oyuncuların bile Kupa maçlarına "nasıl olsa kupada bizden bi cacık olmaz, amaannn koyver gitsin" mantığıyla çıktığı aşikâr. Böyle bir boşvermişlik, isteksizlik... Tabiri caizse bitse de gitsek diye oynadılar maçı. Haksız da değiller yani, alışmamış g.tte don durmuyor maalesef.

Ama asıl amacım bir maç analizi yapmaktan çok, Fenerbahçe'nin bu maçla daha da gözle görülür hale gelen ve tüm ilk yarı boyunca süre gelen rahatsızlıklarından bahsetmek ve naçizane bir reçete yazmak.

1- Andre Santos ilk geldiği dönemde 2009 Konfederasyon Kupası'nda yer alan Brezilya Millî Takımı'nın sol beki etiketine sahipti. O yüzden de artık git gide yaklaşan Roberto Carlos'un vedasının ardında defansın solunda bir sorun yaşanmayacak hissiyatı yayıldı hepimize. Ama aslında bu yanılsamaydı, zira Santos aslen bir kanat bekiydi. Ne demek peki bu? Kanat beki, üçlü defans kurgularında defansın solundaki veya çift önlibero (ya da savunma yönü kuvvetli iki orta saha oyuncusu) içeren orta alan dizilimlerde sol içteki oyuncu tarafından müdafaa desteği verilen sol kanatı kendi babasının malıymışçasına kullanan oyuncu oluyor. E Fenerbahçe'de bu sistemlerden biri tercih edilmediği gibi, orta sahadaki defansif zaafiyet (birazdan sıra buna da gelecek.) Santos'un savunma eksikliklerini ortaya çıkarıp, birkaç maçta ve pozisyonda bakkala gitmesine hatta madara olmasına da sebep olunca adam veryansın etti, başladı burası "benim mevkim değil","kendimi orta sahanın solunda daha rahat hissediyorum", "al beni hücumun soluna koy, gör bak nasıl kaçıyorum oradan" gibisinden Anadolu topçusu demeçleri vermeye.

Gelelim alternatifi Caner'e. Geçtiğimiz sezon Galatasaray'da sol bek pozisyonunda bir dizi iyi demeyelim de ortalamanın üstünde performans gösterdikten sonra Uğur Meleke Caner'in bu mevkide oynatılmasında ısrar edilmesi gerektiği ile ilgili bir yazı yazmıştı. Fikrini desteklemede kullandığı örnekler ve referanslar gerçekten sağlam ve hatta doğru da denilebilir. Ama maalesef Caner ne bir Maicon, ne bir Alves, ne bir Carlos, hatta ve hatta ne de bir Gökhan Gönül. İlk üçünün kabiliyetlerini, oyun bilgilerini, görüdükleri antreman ve eğitimi geçtim, Gökhan'ın gayretini sarfetmeye niyetlense belki olabilir ama o da yok işte. Neticede pembe bir Audi A5 ile gezen bir adamdan bahsediyoruz.

Neyse uzadı bu madde. Lafın, Fenerbahçe'ye bir sol bek gerek demeye geldiğini hissettiniz herhalde. Yok hissetmedinizse buradan buyrun. Ha Taiwo olur, Ziegler olur, o Güney Afrikalı eleman olur, şu olur, bu olur. Neticede sol kanadın defansif yükünü tek başına çekebilecek, bu görevini yerine getirdikten sonra yorulmadan hücumlara kaliteli destek verebilecek, ciğeri kuvvetli bir babayiğit elzem buraya.

2- Stevic (padişahın sol...), Simao, Josico, Maldonado gibi fiyaskoların ardından Cristian yine iyi bile. Kötü mü? Değil. Ama yeterli de değil, hatta adamın asıl mevkisi defansif orta saha bile değil. Sezer Badur'dan hallice, Hüseyin Çimşit'i geçince az ileride bir oyuncu. E Selçuk desen anca derbilerde kafayla gol atar, bir nevi Fleurquin. Gel de Kemal Aslan, Stephen Appiah ikilisinden mütevellit ortasahayı hasretle anma. Asıl kötü olan, defansif görevleri tek başına üstlenecek adam olmadığından Emre de geriye gelmek durumunda kalıyor; e haliyle hücum etkinliği ve takımın ofansif organizasyoları sekteye uğruyor; Niang gibi adam Kezman oluyor; Stoch, Dia, Topuz'dan verim alınamıyor.

Ne lazım? Emre şu anda Türk orta saha oyuncusu olarak en iyi 3 isimden biri. Yani Kemal'den iyi. O zaman bir Appiah bulduk mu bu iş tamamdır. Yani nedir? Six-pack + 4 ciğer + az bir pas kabiliyeti (en azından kestiği topları Emre'ye verecek kadar) + uzaktan şut tehdidi (+ tercihen Afrika pasaportu) yeterli. Makoun, Matuidi, Emana, Sandro, Jucilei gibi oyuncular bu tanıma uyan hatta pas ve teknik açısından daha bile iyi durumda olan isimler. Birini al gel Başgan.

3- Gökhan Ünal'da umduğumuzu bulamadık. Yani belki Topuz'la iyi iş yaparlar, hani "Kayseri Boys is back" olur falan dedik ama yemedi. Güiza desen kafa izninde. Berk Elitez maalesef daha 2. veya 3. ekmek fırınını tüketiyor. E Semih'i de küstürdüler en nihayet el birliğiyle, adamın topa vurası yok. "Eski Semih olsa, bu akşam en azından 2 tane net kitlerdi" (Adapazarı Cumhuriyet Kıraathanesi'nden Overlokçu Lemi Abi). E Niang süpersonik eyvallah da, hem hücum organizasyonlarında yalnız kalıp bir maçta 2 maçlık yorulup, hırpalanıyor, hem de tek forvetle bu iş gitmez hakikaten.

Napacauk? Semih'i tekrardan bağrımıza basalım (ki bence bunu kesin yapalım). Ne olur ne olmaz diye de 6+2+2'nin 2'lerinden herhangi birinde olmayı sorun etmeyecek, potansiyeli yüksek, ama görev verilince de "takır takır topunu oynayacak" (yine Lemi Abi), hatta ligi götürebilecek, süratli ve teknik (ya da olmaya namzet) gencinden yerli veya yabancı bir santrafor iyi olabilir. Adı geçen Gomeiro, Emenike gibi isimler bu tanıma uygun fakat maliyetleri yüksek. Serhat Koç, Tunay Torun, Deniz Naki gibi gurbetçi kardeşlerimiz ya da Cristaldo, Necid gibi patlama yapmaya hazır sabîler daha akla yatkın gibime geliyor. Ama Semih'i kazanıp, Berk'i ısındırsak da bence makul. Zira hem Berk, hem de Çankırı'da kiradaki hemşehrim Furkan daha çok genç ve iyi yönlendirildikleri takdirde ciddi gelecek vaadeden isimler.

4- Geldik beni en çok üzen soruna. Çok sevdiğim, inandığım, güvendiğim ve desteklediğim Aykut maalesef, ama maalesef oyunu okuyamıyor. Oyuncu değişikliklerinde geç kalıyor, yanlış değişiklik tercihleri yapıyor, taktiksel diziliş ve pozisyonlar arasında varvasyon, geçişler yapamıyor ve bunlara gerek olduğunda da göremiyor. Ha hepsini her maçta yapmıyor belki ama bu eksiklikten dolayı puan kaybedildiği oldu. En basitinden bu geceki maçta 25 dakika boyunca eleğe dönen sol kanat savunmasına müdahale etmedi, golü yedik, yetmedi, bir 50 dakika daha oradan darbe yedik, kesmedi, golü yedik, anca. Evet, genç ve dinamik bir hoca. Evet, süratli ve topa sürekli sahip olmayı hedefleyen riskli bir oyun anlayışı oturtmaya çalışıyor. Ama yine de bu geçiş sürecinden ne kadar en az puan kaybı ve saha dışı yaralanmasıyla (yazar medya baskısından bahsediyor.) çıkabilirse, çıkabilirsek, o kadar iyi. Ha asla demiyorum ki Aykut gitsin. Kesinlikle kalmalı. Yönetim'de sonunda kadar arkasında durmalı (sonuna kadar arkasında derken). Ama bana kalırsa, iyi bir antrenör olan İsmail Kartal ve iyi bir gözlemci olan Fahrudin Omerovic'e ek olarak Johan Neeskens, Carlos Queiroz gibi iyi bir analist, taktisyen ve başlı başına bir teknik direktör olan, çok kısa süreler, belki de anlar için kontrolü ele alabilecek, insiyatif kullanabilecek bir isme, yani bir "Assistant Coach"tan ziyade, bir "Assistant Manager"e ihtiyacı var Aykut Kocaman'ın ve Fenerbahçe'nin. Ha kim olabilir? Tamer Güney, Cemil Turan ilk aklıma gelen isimler.

Tüm bunlara ek olarak Fenerbahçe'nin 2000'lerin başında gerçekleştirdiği "Ümit Millî Takımı toplama operasyonu" diye adlandırabileceğimiz kabuk değişiminin bir benzerine yine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. "Selçuk, Melçuk, Uğur, Muğur falan gitsin artık hafız ne bu ya" (Lemi Abi'nin dönüşü).

Buraya kadar üşenmeyip okuyanlara da ne diyeyim bilemedim valla. Hadi ben oturdum yazdım da, sizin de vaktiniz bolmuş herhalde. Allah razı olsun. Teşekkürler. Eyvallah.

edit 1: Şimdi maça TRT3'te tekrar bir bakınca hatırladım. Eklemeyi unuttuğum birşey var ki takıma iyi de bir kondisyoner gerek. Zira en güçlü kuvvetli Niang bile maçın sonunda yorulmuştu. Milli Takımı son Avrupa Şampiyonası'na hazırlayan Amerikalı kondisyonerler tarzı, "ölüyü diriltecek" bir ekibe ihtiyacımız olduğu aşikar.

edit 2: Başlarken ve başlığı atarken en sona yazayım demiştim de unutmuşum. Fener'e bunların yanında iyi de bir dayak lazım. Bu oyuncuları başka da birşey diriltmez, düzeltmez. Akıllar gitmiş alayının. Dünya bir taraflarında, hıyar bir taraflarında.

13 Ocak 2011 Perşembe

Vizyonsuzlukta bir kilometre taşı

Bugün telefonuma gelen mesajı aynen yazıyorum : "TT Arena'ya giris yapacak tum cocuklarin, yas grubu gozetmeksizin, gecerli bir bilet sahibi olmasi zorunludur. Biletsiz cocuklar stada alinmayacaktir."

Donup kaldım mesajı görünce. Belki bilmeyenler vardır, Ajax maçı için satışa bilet çıkmadı. Yeni stad için 16.000 civarında kombine satıldı, hadi localar ve sizden önemli olmasın, çok önemli insan tribünleriyle beraber 20.000 olsun. Kongre üyelerine ikişer davetiye yollanıyor, faal olan 8.000 civarı kongre üyesi var, bunu da ikiyle çarpsak hadi onu da yukarı yuvarlasak toplamda 40.000 kişi buradan gelecek. Bir de davetiyeler, çağıralacak büyükbaş öküzler ve kodamanlar düşünüldüğünde bu maçta olması beklenen kitlenin en azından bugünün hesabıyla 45.000'i geçmesi mümkün gözükmüyor, üstelik bu hesabı oldukça iyimser ve bol keseden yaptım.

Bu hesaplara da gerek yok aslında, çünkü bahsettiğimiz mevzu "çocuklar". Stad tıklım tıkış olsa bile babasının boynunda maçı izleyebilecek, veya koltuklarının genişliğiyle övünülen yeni stadımızda rahat rahat ferah ferah kendilerine yer bulabilecek küçük insanlardan bahsediyoruz. "Stad tıklım tıkış olsa bile" sözüne ve yukarıdaki hesaba bir kez daha dikkat çekmek istiyorum.

Bahsedilen kitle Galatasaray'ın geleceği. Belki futbolun f'sinden haberi olmayan ama bu stadı görünce içindeki Galatasaray ateşi doğacak milyonlarca çocuk var. Aynı şekilde belki doğduğundan beri yeni stadı görmenin hayalini kuran, kendince Galatasaray'ı o şekilde yaşayan kaç çocuk vardır kimbilir.

Kafası bir gram çalışan bir yönetim olsa şu maça "herkes yanında bir çocukla gelmek zorundadır" diye kural koyardı, ama biz anca kısıtlamalar yasaklar peşinde koşalım. Geleceğimize darbe üstüne darbe vuralım. Çocukların Galatasaray'ı seçme veya Galatasaray'lı olma yaşlarında onlara yapılacak daha kötü bir şey var mıydı acaba bu yasaktan başka?

Yazıklar olsun size de, yapacağınız işe de, açacağınız stada da. Sivas maçına da kale arkalarını 40-50 civarı bir şey yapmayı unutmayın. Şu yazıya Galatasaray etiketi koymak içimden gelmedi resmen.

O Que É Isso, Companheiro?

Bir arkadaşımın "mutlaka izle" tavsiyesi üzerine uzun zamandır aklımda olan fakat bir türlü fırsat bulamadığım Brezilya filmini dün akşam fırsat bulup izleyebildim. İngilizce'ye "4 Days in September" diye çevrilen film, 1960'lı yıllarda Brezilya'daki askeri cuntanın halk üzerindeki baskısını, ve bu baskıdan bıkanların başkaldırısını anlatıyor.

Filmde aklıma yatmayan bir iki detay olsa da genel itibariyle filmi beğendim. Arkadaşım sağolsun filmin en sonunu söylediği için film pek fazla heyecan yaratmadı bende, belki sonunu bilmesem daha çok beğenebilirdim bilmiyorum. Karakter değişimleri güzel işlenmiş; özellikle başta duygusal hiç bir tepki göstermeyen, sert devrimci Maria'nın filmin sonlarına doğru "Ölmek istemiyorum" diye ağlaması tüyleri diken diken etti. Aynı şekilde filmin başlarında biraz "hadi devrimcilik oynayalım" havasındaki karakterlerin filmin sonlarına doğru işin ciddiyetine varıp sazı ellerine almaları da güzeldi. Vietnam, Kara Panter organizasyonu, uzaya giden ilk köpek Laika gibi dönem göndermeleri yerindeydi. Bunlara ilaveten Brezilya aksanlı Portekizce, dünyanın dinlenesi en güzel dili olabilir, biri gelip 24 saat konuşsa sıkılmadan dinleyebilirim. Yakın zamanın güzide Brezilya filmleri Cidade de Deus (City of God) ve Tropa de Elite (Elite Squad) 'yi de yeri gelmişken de tavsiye ederim, zaten yakın bir zaman içinde Cidade de Deus'u da yazmayı düşünüyorum.

Filmde 5-10 saniyelik de olsa çok güzel bir tribün görüntüsü var. Brezilya olur da futbol ve Maracana olmaz mı? Olmaz tabi.



"Companhiero" Portezikce yoldaş demekmiş bu arada, fakat arkadaş, kankican gibi manalarda da kullanılıyormuş. Hatta eski başkan Lula çok sık kullanırmış, söylenişi bu kadar güzel kelime az bulunur herhalde. Latin dillerindeki kulağa en hoş gelen kelime olarak düşündüğüm Commandante'yi dün gece itibariyle tahtından indirdi.

12 Ocak 2011 Çarşamba

120M - 2/6

İlk yazıda Tomas'ı yazmıştım. Seriye devam edelim.

HAİM MİCHAEL REVİVO

2000-01 sezonu öncesinde Fenerbahçe’de büyük bir çalkantı yaşanmıştı. Aziz Yıldırım’ın başkanlığa gelişinden sonraki ilk iki senede ligde sırasıyla elde edilen 2.lik ve 4.lük dereceleri yeterli görülmemiş, Aziz Yıldırım’ın koltuğu sallanmaya başlamıştı. Takımda büyük bire revizyona gidileceği hissediliyordu.

Bunun üzerine son sezonu 3 hocayla (Rıdvan Dilmen, Zdenek Zeman, Turan Sofuoğlu) tamamlayan takımın başına Milli Takım ile 2000 Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final oynayan Mustafa Denizli getirildi. Takımda yer alan 14 oyuncu başka kulüplere satıldı veya kiralandı. Ve toplamda 30.000.000 (yazıyla otuz milyon euro) harcanarak tam 13 oyuncu transfer edildi ve 6 genç de altyapıdan A takıma katıldı (genç Semih bunlardan biriydi). Bu oyucular içerisinde en pahalı olanı 6.600.000€ bedelle İspanya La Liga ekibi Celta Vigo’dan alınan Haim Michael Revivo’ydu.

Revivo o dönem futbolda çok da ismi zikredilmeyen İsrail’in Eyal Berkovic ile en büyük futbolcularından biriydi. Ülkesinin Maccabi Haifa takımında geçirdiği 2 sezonda 57 maçta 45 gol atmış, üst üste 2 kez gol kralı olmuş ve ligin en iyi oyuncusu seçilmişti. Bu performansıyla gittiği Celta Vigo’da 4 sezonda 99 maça çıkmış ve 25 gole adını yazdırmıştı. Artık adı, La Liga’nın da kalburüstü 10 numaraları arasında sayılıyordu.

Fenerbahçe’ye geldiğinde kendisinden beklenenler çok fazlaydı. Takımın o sezonki en pahalı transferi olması, FB’nin yıllardır Hagi’ye karşılık olarak kaliteli bir 10 numara veya takımı yönetecek bir isme sahip olmaması, kaybedilen şampiyonluklar, Galatasaray’ın hegemonyası gibi birçok etmen Revivo üzerindeki baskıyı arttırıyordu. Gelişiyle, isminin İbranice’deki karşılığı gibi, takıma “hayat” getirmesi bekleniyordu belki de. Ancak o rahat yapısı, kendine güvenli oyunu ve müthiş zekâsıyla tüm bunların altından kalkmasını bildi.

Daha Fenerbahçe formasıyla çıktığı ilk lig maçında Kocaelispor’a golünü attı.Taraftarın arzu ettiği, takımı sahada yöneten ve zor anlarda tabiri caizse sazı eline alan 10 numara olmuştu. Sezonun ortalarından itibaren Kennet Anderson ve özellikle Serhat Akın ile yakaladığı uyum adeta parmak ısırtıyordu. Ara ara sakatlık ve formsuzluklarla sekteye uğrayan ama genel olarak mükemmele yakın performansı ile sezon sonunda takımın elde ettiği şampiyonluğa 14 gol ve 9 asist ile en çok katkı sağlayanların başında geliyordu. O sezon sonunda hakkıyla 2001 yılının en iyi yabancısı ödülünü aldı.

Nerdeyse tüm taraftarların sevgilisi oldu. Sahadaki performansına ek olarak saha dışında da düzenli aile yaşantısı, mütevazı, akılcı ve sempatik tavırları ile takım içinde de çok sevilen ve sayılan biri olması ve taraftarla geliştirdiği iyi diyalog sayesinde Ogün’ün ardından 2. kaptanlığa getirildi.

Kadıköy’deki 2. sezonuna da Samsunspor karşısında hat-trick yaparak başlayan Revivo, ilk sezonda ortaya koyduğu form grafiğinin bir benzerini (lige formda başlangıç, devre arasına kadar rölantide, kalan yarıda ise yüksek, gollü performanslar)sergileyerek seviyesini korudu. Bu performansıyla kaydettiği 13 gol ve 7 asist, takımın Avrupa’da sıfır çekmesi, Mustafa Denizli’nin istifası ve bunlar gibi bir takım olumsuz etkenle birleşince takımın şampiyonluğu yakalamasına yeterli olmadı ve takım sezonu Galatasaray’ın 3 puan gerisinde 2. tamamladı.

Aziz Yıldırım’ın lig 2.liğini başarısızlık kabul eden zihniyeti dolayısıyla yine transferde büyük harcamalar yapıldı ve Arjantin ile Dünya Kupası’nda boy gösteren Ariel Ortega ( River Plate’ten 6.500.000€ bedelle alındı.) başta olmak üzere bir dizi transfer yapıldı. Ortega ve Revivo aşağı yukarı aynı bölgenin oyuncuları olmalarına rağmen hazırlık maçlarında Lorant bu iki ismi beraber oynattı ve verim almayı da başardı. Sadece 7 hazırlık maçında 8 gol 2 asist kaydetti. Ancak 2002-03 sezonu başladığında bu ikili aynı performans ve uyumu lige taşımayı başaramadı. Lorant da Ortega’yı Revivo’ya tercih etti ve ona daha çok şans verdi. Bunun üzerine Revivo huzursuz olduğunu belli eden açıklamalar yapmaya başladı, formu da gözle görülür biçimde düşmüştü. Devre arasında takımdan ayrılmayı kafasına koyduğunu da çok geçmeden basına açıkladı.

Sezonun devre arasına yaklaşılırken alacaklarına karşılık bonservisinin verileceği ve Bundesliga takımlarında Hamburg’a transfer olacağı konuşuluyordu. Ancak Hagi’nin futbolu bırakmasıyla yeni bir 10 numara arayışına giren Galatasaray ani bir transfer hamlesiyle Revivo’yu renklerine bağladı. Bu transfer de Hagi’nin jübile yaptığı dönemde sarfettiği “Türkiye’de yerimi doldurabilecek futbolcu Revivo’dur.” sözleri de etkili olmuştur belki de kim bilir, ama Fenerbahçe taraftarının en sevdiği oyunculardan olan Revivo 82 maçta 34 gol ve 24 asistlik performansıyla Kadıköy’den ayrıldı.

Türkiye’ye alışmış olmasının da etkisiyle yeni takımına çabuk uyum sağlasa da artık futbol oynamaya karşı çok hevesli olmadığı hissedilebiliyordu. Yine de Galatasaray formasını giydiği ilk lig maçında Bursaspor ağlarına 3 gol bırakmasını bildi. Ancak daha sonra “kendisinden haber alınamadı” ve oynadığı diğer 12 lig maçında istenen performansı sergileyemedi. Toplamda Galatasaray formasını giydiği 15 maçta kaydettiği 5 golle Türkiye macerasını noktaladı.

Sezon sonunda doğduğu şehrin takımı olan F.C. Ashdod’a transfer oldu. Orada geçirdiği 1 senenin sonunda futbolu bıraktığını açıkladı. Milli takım kariyeri boyunca da 67 maçta 15 gol kaydetti. Şu anda başarılı bir iş adamı olarak İsrail’de yaşantısını sürdürüyor ve satın aldığı F.C. Ashdod takımının da başkanı. Hatta bu kulübün renklerini de satın aldıktan sonra sarı-kırmızı olarak değiştirmiştir.

Her biri diğerinden güzel, jeneriklik frikik golleri, gollerden sonra attığı taklaları ve sevincini saha kenarındaki engelli taraftarla paylaşması, boynundaki zinciri saha dışında sessiz sedasız yürüttüğü hayır işleri ve sempatik tavırlarıyla Türk futbol tarihinde ve taraftarların anılarında yerini almıştır.

The Damned United

Futbol konulu filmler güzel oluyor, en dandiği bile insana kendini bir şekilde izlettirebiliyor. Blogumuzun ağırlığı futbol ve sinema üzerine olduğuna göre ikisini fırsat buldukça buluşturmak lazım. Yazının etiketlerde hem "futbol"u, hem de "sinema"yı etiketlemek fikri insanı heyecanlandırıyor, bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz.

Brian Clough'un hayatını anlatan, The Damned United filmi'nden bahsetmek istiyorum bugün. Brian Clough için, 1970'lerde İngiltere'ye damgasını vuran 2-3 teknik adamdan biri demek yanlış olmaz. Sıradan bir ikinci lig takımı olan Derby County'e 4 sezon içinde Avrupa'da yarı final oynatan ve Nottingham Forest efsanesini yaratan kişi oluyor kendisi aynı zamanda.


Bu iki görev arasındaki bir Brighton macerasının yanında 44 gün süren bir de Leeds United dönemi var Clough'un, film işte bu 44 günlük dönemi anlatıyor. 35 sene evvelini anlatan bir film çekmek pek kolay olmasa gerek ama o havayı güzel yakalamışlar diyebilirim. Şımarık futbolcular, camia üzerindeki dev gölgeler falan filan derken iki ülke futbolu arasında benzerlikler bile kurdum filmi izlerken. Futbola gönül veren, özellikle benim gibi ada futbolu diyince tüyleri diken diken olanların kesinlikle kaçırmaması gereken bir film.


"The greatest English manager never to manage the England team."

...

"Elveda çocukluğumuz, elveda anılarımız, elveda hayat okulumuz, elveda evimiz, elveda en sağlam kardeşliklerimizin temeli, elveda Ali Sami Yen..." tribünden sevgili Güven kardeşim yazmış, noktasına dokunamadım.

Dayanabilirim sanıyordum ama dayanamadım. Gerçekten ağır geldi biraz. Hala kafamı toplayıp bir şeyler yazacak gibi hissetmiyorum kendimi. Bir yandan da çok şanslı hissediyorum kendimi, her şeyiyle dolu dolu yaşadım Ali Sami Yen'i. 14 sene sonra şampiyonluğun geldiği Eskişehir maçı ve Neuchatel Xamax maçları hariç keşke şu maçta da olsaydım diyebildiğim bir maç yok, o ikisine de gitmiş olsaydım bile yaş icabı bir şey hatırlama imkanım yoktu. Keşke şunu da yapabilseydim gitmeden bir o eksik kaldı diyebileceğim bir şey de yok. Birbirimizi doya doya yaşadık Ali Sami Yen'le. "Her köşende bir anım var" diye bağırıyoruz ya, onu laf olsun diye değil hissederek bağırabilmek çok özel bir mesele gerçekten.

Neyse uzun yazmayayım dedim yazdıkça geliyor devamı burada keseceğim. Biraz zaman geçsin üzerinden, içimdeki her şeyi dökmek istiyorum Ali Sami Yen'le ilgili, ne kadar başarabilirim bilmiyorum.

Yeni stada gitmeyi bir nebze gönlüme kabul ettirebiliyorum, ama Ali Sami Yen'in yıkılacak olmasını gerçekten kaldırmıyor yüreğim. Buna da alışacağız ama elbette. Nasıl olacak işte onu ben de hiç bilmiyorum.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Hoşçakal gözüm

Yarın sabah son kez akşamına Ali Sami Yen'e gideceğim bir güne uyanacağım. Hayatımda daha önce hiç hissetmedim bu hissi. Çok garip bir şey; hüzün var, ayrılık var, heyecan var, sitem var, çaresizlik var, bir yandan da bir doymuşluk var. Seni çok ama çok özleyeceğim stadların en güzeli. Şu maç hele bir geçsin, oturup uzun uzun yazacağım. Ali Sami Yen stadı için -di 'li geçmiş zaman kullanmak çok tuhaf geliyor, becerebildiğim kadar kullanmadan yazacağım. Şimdilik, hoşçakal gözüm. Ömrüm boyunca hiç söylemediğim kadar içten söylüyorum bunu: seni unutmayacağım.

Sana helal bu yollar

Lionel Messi, toplamda 4 kez aday olduğu Fifa yılın futbolcusu ödülünü (Altın top ödülüyle birleşti) 2. kez üst üste kazandı. Haline tavrına bakınca sanki maçı bitirip duşunu alıp sırtına Eastpack çantasını geçirip derse koşacakmış gibi bir havası var Messi'nin. Bu yüzden bu adamı çok seviyorum. Çok büyük yetenek, büyük futbolcu hepsi tamam ama tevazudan bu kadar mı ödün verilmez. Biraz şımar, biraz oran buran havalansın be adam. Sen böyle oldukça ben kasılıyorum ekran başında.



Neyse işin şakası bir tarafa, sana helal bu yollar güzel insan. Daha nicelerini toplarsın inşallah.